Tarihi Mekanlarda Kalkınma Düşleri

Erhan DEMİRDİZEN 14.06.2007 Sabah

İstanbul ve Anadolu’da binlerce yıllık kültür varlıklarımız can çekişiyor. Arkeolojik alanlarımızın çoğu harabe durumda. Eski kent merkezlerimiz tarihinin en yoksul ve bakımsız dönemini yaşıyor. Kültür endüstrisine yatırım yapanlar tarafından alınıp onarılan şanslı tarihi yapıların dışındaki kültür mirasımız yok olma tehlikesi yaşıyor. Hatta bu tehlikeyi daha önce hiç bu kadar yoğun yaşamamıştı bile diyebiliriz.

Alışkanlığımızdır, böyle durumlarda hep yasalarımıza dönüp bakarız. Türkiye’de koruma yasası, 2004 yılında yapılan değişikliklere kadar, kültür mirasına tepeden bakan, zarar vermeyi yasaklamakla engellemeye çalışan bir yasaydı. Bu yasaklama ve cezalandırma anlayışı, 1858 yılında Osmanlı’nın ceza yasasına koyduğu hükümlerle sosyal ve siyasal hayatımıza girdi. Bir daha da hiç çıkmadı.

Tabi ki kültür mirasımıza zarar verenlerin cezalandırılmaması düşünülemez. Sorun şu ki, bu kültür mirası dediğimiz yerler de önünde sonunda insanların oturduğu ve çalıştığı mekanlar. Yani günlük hayatımızın birer parçası… Eğer tarihi mekanlarımızı birer açık hava müzesi gibi insanlardan arındırılmış turistik alanlar olarak düşünüyorsak, onu bilemem. Böyle düşünmüyorsak, buralarda insanların geleceklerini kurma haklarını teslim etmemiz gerekiyor. Tarihi mekanlarımızın korunması ve yenilenmesini, içinde yaşayan insanların kalkınma düşleriyle buluşturmaktan başka çaremiz yok.

Koruma yasamızda 2004 yılında yapılan değişiklikler bu arayışın ürünü. Koruma planları yalnızca yapıların restore edilmesiyle yetinmiyor artık. Sit alanlarındaki yoksul insanların buralarda iş sahibi olması ve topyekun bir kalkınma amaçlanıyor. Yasaya göre sadece koruma planı yapmakla da iş bitmiyor. Bütün bunları gerçekleştirmek için yönetim birimi kurulması da öneriliyor. Koruma planlarının sorumluluğunu şehir plancılarının üstlenmesi de aynı nedenden kaynaklanıyor. Çünkü plancılar hem tarihi mekanların korunması zorunluluğunu hem de kentin gelişmesi ihtiyacını birlikte değerlendiriyorlar.

Bu konularla ilgili geçtiğimiz günlerde İstanbul’da iki önemli toplantı gerçekleştirildi. Bunlar, Planlama.Org tarafından düzenlenen “Kentsel Yenileme ve Planlama” paneliyle, Kübalı şehir plancısı Isabel Leon Candelario’nun Yıldız Teknik Üniversitesi’nde verdiği konferanstı. İlkinde, tarihi kent merkezlerimizin kalkınma yaklaşımıyla korunması girişimlerini baltalayan yeni bir yasayı tartıştık. Bu yasa, “yıpranan tarihi ve kültürel taşınmaz varlıkların yenilenerek korunması ve yaşatılarak kullanılması” konularını içeriyor. Toplantıya katılan meslek insanları bu yasadan fazla umutlu değiller. Yasa, koruma ve yenilemeyi, binaların içinde yaşayan insanların gelecek kaygılarından uzak bir biçimde, sadece restorasyon ve yeni bina inşaatı boyutlarıyla ele alıyor. Yeni koruma yasamızın ulaştığı plan, proje, yönetim ve katılım çeşitliliğini yansıtmıyor. Nitekim, Tarlabaşı ve Sulukule’deki tepkiler de bundan kaynaklanıyor.

Biz böyle bir gerileme yaşarken, Sovyet blokunun çözülmesiyle birlikte dünyada yalnızlaşan ve ekonomik gücünün yüzde 85’ini kaybeden Küba’da başka bir koruma tecrübesi yaşanıyor. Tarihi değerlerini yeniden canlandıran Küba, aynı zamanda bunları insanların ekonomik ve sosyal bakımlardan kalkınması için de fırsata dönüştürmüş. Candelario’nun da içinde yer aldığı, Havana tarihi kent merkezi için tam yetkili ve özerk bir yönetim oluşturmuşlar. Bu yönetim bünyesinde şirketler kurup, yenilemeyle oluşan değeri korumaya aktarıyorlar.

Küba’nın bu yoksullukla yaptıkları bizim için derslerle dolu…