Su Sorunun Gerisinde Plansız Gelişme Ve Günü Kurtarma Stratejileri Yatmaktadır

TMMOB Şehir Plancıları Odası büyük kentlerde kriz haline gelen su sorunu ile ilgili basın açıklaması yaparak plansız yapılaşmaya devam edildiğini ve günü kurtarma mantığı ile hareket edildiğini belirtiyor. Basın açıklamasının metni…

Su Sorunun Gerisinde Plansız Gelişme Ve Günü Kurtarma Stratejileri Yatmaktadır 

 

Büyük kentlerde kriz haline gelen su sorunun gerisinde, uzun süredir izlenen ve AKP hükümeti döneminde en üst noktaya taşınan plansız gelişme yaklaşımı, piyasacı günü kurtarma stratejisi ve gün kurtarılamadığında da, Allah’a havale etme anlayışı vardır. 

Başta Ankara, İstanbul gibi büyük kentler olmak üzere Türkiye’de su kaynaklarının kullanımında ortaya çıkan ve giderek derinleşen bir krize girmiş bulunuyoruz. Söz konusu kriz karşısında, Ankara Belediye Başkanını sorumlu tutup, istifaya çağıran tepkiler anlaşılabilirdir. Bununla birlikte, daha derinlenmesine ve çözüm gösterici değerlendirmelerin de yapılması durumun aciliyeti ve insan sağlığını tehdit eder niteliği nedeniyle gereklidir. Bu konuda Şehir Plancıları Odası aşağıdaki görüşleri kamuoyu ile paylaşma ihtiyacı duymuştur.  

Başta Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası kuruluşların su politikalarına ilişkin önerdikleri stratejilerde ve politika dökümanlarında aşağıdaki hedefler açık biçimde konulmaktadır;
 

  • Yüzey ve yeraltı sularının korunması
  • Mevcut su kaynaklarının kirliliğinin önlenmesi ve kalitesinin yükseltilmesi
  • Su havzaları temelli bütünleştirilmiş su yönetimi yaklaşımı
  • Su kaynaklarının etkin ve verimli kullanımı
  • Erişilebilirlik ve adil fiyatlandırma

  Aynı başlıklar altında, Türkiye’de son dönemlerde, su kaynakları konusunda nelerin yapıldığına bakıldığında, içine düşürüldüğümüz krizin ve bugün yaşamakta olduğumuz su sorununun kaynakları açık biçimde görülecektir.  
Yüzey ve yeraltı sularının korunması konusunda olumlu gelişme sağlamak bir yana, büyük kentlerin etrafındaki su havzaları sorumlu belediyelerce yapılaşmaya açılmış, bu havzaların hızla kirlenmesine yol açılmıştır. İstanbul örneğinde, Ömerli ve diğer su havzalarına ilişkin bilirkişi raporları ve yargı kararlarına rağmen, yapılaşma devam etmiştir. 
Mevcut su kaynaklarının kirliliğinin önlenmesi ve kalitesinin yükseltilmesi açısından bakıldığında, en çarpıcı örnek Ankara Kenti’nin kurtuluşu olarak gösterilen Kızılırmak suyunun kirlenme düzeyinin ulaştığı boyuttur. Kabul edilebilir sınırların çok üzerinde nitrat ve sülfat oranları bu denli önemli bir kaynağın, gerek tarımsal gerekse endüstriyel üretim sürecinde nasıl kullanılamaz hale getirildiğinin çarpıcı göstergesidir. Bu tür bir kirlenme düzeyi sadece Kızılırmak’la sınırlı değildir. Örneğin, Yeşilırmak havzası da aynı sorunlarla karşı karşıyadır. Bir yandan tarımda denetimsiz kullanılan kimyasal maddeler, bir yandan arıtma tesisleri bulunmayan (ya da pahalı bulunduğu için kullanılmayan) sanayi tesislerinin nehirlere akıttığı zehirli atıklar, bir yandan da plansız büyüyen yerleşmelerde arıtılmadan nehirlere boşaltılan kanalizasyon ve diğer atıklar su kaynaklarımızın önemli bir bölümünü kullanılamaz hale getirmiştir. 
Su Havzaları temelli bütünleştirilmiş su yönetimi yaklaşımı olmadan su kaynaklarının korunması ve bugün bulunduğumuz aşama itibariyle temizlenmesi mümkün değildir. Çünkü, su havzaları üzerinde çok sayıda yerleşme ve kirletici tesis birden fazla ilin sınırı içinde bulunmakta ve bir yerleşmede gösterilen çaba, diğer yerleşmelerden gelen kirlilik devam ettiğinden, anlamsız kalmakta ve kaynaklar boşa kullanılmış olmaktadır. Bütün göstermelik planlar ve çabalara karşın, bütünleşik havza yönetimi konusunda, şu ana kadar atılmış ciddi bir adım yoktur. Bu nedenle koruma-temizleme çabaları göstermelik düzeyde kalmaktadır. 
Su kaynaklarının etkin ve verimli kullanımı konusunda en önemli sorunlardan biri kentlerdeki su dağıtım sistemlerinin sağlıksızlığı ve % 30’ların üzerinde olduğu belirtilen kaçaklardır. Kentlerde yatırım önceliklerini göstermelik yol, kavşak, üst geçit, bahçe düzenlemesi gibi yatırımlara harcayan belediyeler, bu türden zahmetli ve oy getirmediği düşünülen, ancak kentlerin sağlıklılığı kadar, kıt su kaynaklarının etkin ve verimli kullanımını da sağlayan yatırımlardan kaçınmışlardır. Son günlerde içemediğimiz, kullanamadığımız suda adeta boğulmamıza neden olan, ana taşıyıcı boruların patlamasının gerisinde yıllardır ihmal edilen altyapı yatırımları ve giderilmeyen teknik yetersizlikler vardır.  
Erişilebilirlik ve adil fiyatlandırma konusunda dikkat çeken en önemli olumsuzluk, lüks nitelikteki, golf sahalarının, otellerin ve belediyelerin kentlerde plansız peyzaj uygulamalarının yol açtığı aşırı su kullanımıdır. Bu türden lüks tüketime yönelik özel bir fiyatlandırmanın bulunmaması ya da etkisizliği, su konusunda yükü kentin çalışan kesimlerine yüklemektedir.  Tüm bu ana politika alanlarında, yapılması gerekenin tam tersini yapan anlayış, gerek merkezi, gerek yerel yönetimler düzeyinde, bugün ortaya çıkan durumun gerçek sorumlusudur. Bu duruma gelinmesinin geri planında ise, son otuz yılda giderek artan biçimde pompalanan ve AKP iktidarı döneminde en üst düzeye ulaşan planlı gelişme düşmanlığı, kısa vadeli girişimci işbitiricilik anlayışı vardır.  Kentlerin su havzalarına konut alanları inşa edilmesine ses çıkarmayanlar, ruhsatsız yapılan ve arıtma tesisleri bulunmayan ya da çalıştırılmayan tesislere göz yumanlar, kentlerin altyapısını yenilemek yerine, göz boyamacı yatırımlara yönelenler krizin gerçek sorumlularıdır. Bu kesimler uzun süredir planlamaya karşı plansızlığı, kuralları olan gelişmeye karşı kuralsızlığı, uzun vadeli yaklaşıma karşı işbitiriciliği savunmaktadır.  Başta AKP’li belediyeler olmak üzere, belediyelerin önemli bir bölümü, planlı gelişmeyi içselleştirmekten uzak, piyasacı ve anlık çözüm anlayışları ile sorunlara yaklaşmakta ve kentlerimizi büyük felaketlere sürüklemektedir. Bu felaketler ve krizler kendisini en çarpıcı biçimde Ankara, İstanbul gibi kentlerde göstermektedir. Milyonların yaşadığı bu kentlerin rant anlayışına teslim edilerek, plansızlığı ilke olarak benimsemiş çağ dışı yaklaşımlarla yönetilemeyeceği artık göz ardı edilecek boyutlarda değildir. Susuzluğun ortasında, patlayan borular bir belediyecilik anlayışının iflasını simgelemektedir. Kentlerin bilimsel akılcılık ve planlama olmadan yönetilemeyeceği açık hale gelmiştir. Bu anlayışı taşımayanların, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı’nın yaptığı gibi, dört milyon insanın sağlığını Allah’a havale etmekten başka çaresi yoktur. Bu değerlendirmelerin ışığında, Şehir Plancıları Odası, sonuçları açısından kısa ve orta-uzun vadeli olarak değerlendirilebilecek önlem ve stratejilere ilişkin yaptığı tespitleri, aşağıda sıralamakta, kamuoyu ile paylaşmakta ve yetkilileri acilen göreve davet etmektedir. 
Kısa Vadede; 

  • Başta Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek olmak üzere, ortaya çıkan krizi yaratanlar sorumluluklarını kabul ederek istifa etmelidir. Bu derece ciddi bir krize neden olan kadroların ve siyasilerin kentte yaşayanların geleceğinden sorumlu olmaya devam etmesine izin verilmemelidir. Yapılan görev ihmallerine yönelik olarak, başta Belediye Başkanları olmak üzere, tüm sorumlular hakkında İçişleri Bakanlığı’nca soruşturma açılmalıdır.
  • Büyük kentlerde Kriz Yönetimi Komisyonları kurulmalı ve bu Kurullar’da Merkezi ve Yerel Yönetim birimlerinin temsilcileri yanında, Üniversiteler’in ilgili birimlerinden, TMMOB’nin ilgili Odalarından ve Türk Tabipler Birliği gibi kuruluşlardan uzmanların yer alması sağlanmalıdır. Söz konusunda Komisyonlar hızla bir eylem planı üretmeli ve öncelikler bu eylem planının uygulanmasına verilmelidir.
  • Krizi çözmeye yönelik su havzalarındaki kaynaklara yönelirken, bu bölgelerdeki mevcut ekolojik dengeyi gözeten çözümler bulunması zorunluluktur.
  • Siyasi kaygılarla, Kızılırmak örneğinde olduğu gibi, daha büyük sağlık sorunları yaratabilecek yollar önerilmemelidir.
  • Kentlerde görülebilecek salgın hastalıklar konusunda, hızla örgütlenmeye gidilmeli, Sağlık Bakanlığı, Üniversiteler ve Türk Tapibler Birliği öncülüğünde, alınacak önlemler tespit edilmeli ve hızla uygulamaya konmalıdır.
  • Ortaya çıkan krizin yarattığı olumsuzlukların ve fedakârlıkların toplumun tüm kesimlerince adil paylaşımı sağlanmalı ve özellikle alt gelir gruplarının mağdur edilmesi önlenmelidir.
  • Giderek büyüyen ve yıllara yayılması muhtemel su sorunu karşısında, gerek su kaynakları, gerek krizin boyutlarına ilişkin bilgiler saydamlaştırılıp, toplumla paylaşılmalı, siyasal kaygılarla, bilgilerin saklanması yoluna gidilmemelidir.

 Orta ve Uzun Vadede; 

  • Su kaynakları konusunda karşı karşıya kalınan durumun inandırılmaya çalışıldığımız gibi 5-6 aylık değil, uzun vadeli ve yapısal bir sorun olduğu kabul edilmeli ve su kaynakları geniş zamana yayılan bir koruma-kullanma dengesi içinde değerlendirilmelidir.
  • Kentsel gelişmede doğal kaynakları da hızla tahrip eden piyasacı ve rant mantığına teslim olmuş anlayıştan hızla uzaklaşılmalı, uzun vadeli, bilimsel-akılcı planlama yaklaşımı benimsenmelidir.
  • Hızlı kentsel büyümeyi, otomobil kullanımını özendiren ulaşım politikaları hızla terkedilmeli, küresel ısınma ve çevreyi tahrip eden bu anlayışlar yerine, dengeli büyüme ve nüfus dağılımını öngören doğal çevreye ve kaynaklara duyarlı bir kentsel gelişme modeli benimsenmelidir.
  • Başta İstanbul olmak üzere, büyük kentlerin daha da büyümesini önlemeye yönelik olarak, sermayenin diğer bölgelere yoğunlaşmasını sağlayacak teşvik ve düzenlemeler yapılmalı, nüfusun ve doğal kaynak kullanımının daha dengeli oluşmasına olanak sağlanmalıdır.
  • Su havzalarının bütüncül ve planlı yönetimi benimsenmeli, oluşan yönetim yapıları dar bürokratik kadrolara sınırlanmadan, toplumu temsil eden demokratik kitle örgütlerinin katılımına açık hale getirilmelidir. Bu çerçevede koruma-kullanma dengesini gözetecek biçimde Havza Planlaması etkin ve hızla gerçekleştirilmelidir.
  • Su havzalarını kirleten tüm yapılaşmalar ve yarattığı olumsuzluklar ne pahasına olursa olsun planlı bir biçimde ortadan kaldırılmalı, su havzalarına yapılan yapılar yıkılmalı, arıtma tesisi kullanmayan tesislerin çalışma izinleri iptal edilmelidir.
  • Halihazırda kirlenmiş bulunan su kaynaklarının temizlenmesi için eylem planları hazırlanmalı ve hızla uygulanmalıdır.
  • Tarımsal ve sanayi amaçlı kullanılan ve doğaya zarar veren her türlü kimyasal madde ve zehirli maddenin kullanımına denetim ve sınırlama getirilmelidir.
  • Kentsel altyapının yenilenmesine öncelik verilmeli ve su dağıtım sistemleri yenilenerek kaçakların önüne geçilmelidir.
  • Su kullanımının temel bir hak olduğu benimsenmeli ve fiyatlandırma ile gelir arasında ilişki kurulmalı en üst düzeyde su tüketen lüks kullanımlara yönelik özel fiyatlandırma ilkesi benimsenmelidir.

 Sonuç olarak; insanların yaşamını tehdit eder boyutlara ulaşan sorun karşısında, yetkili kurumları uyarıyor ve sorun içinden tümüyle çıkılamaz hale gelmeden sağduyulu önlemler almaya davet ediyoruz.
 Saygılarımızla, 

TMMOB Şehir Plancıları OdasıYönetim Kurulu