SÖYLEŞİ | ‘BAYRAKLI BÖLGESİ 1980’LERDE SERMAYENİN TALEPLERİYLE ŞEKİLLENDİ’

HABER MERKEZİ
İzmir depreminin ardından İzmir’de yaşayan ve alanında uzman olan isimlerle yaptığımız söyleşilere devam ediyoruz. Dün depremin psikolojik etkileri üzerine Bilim ve Aydınlanma Akademisi üyesi psikiyatristler Doç. Dr. Tolga Binbay ve Uzm. Dr. Endam Köybaşı’yla bir söyleşi yapmıştık. Depremin psikolojik etkisi de yüksek oldu başlıklı söyleşiyi buradan tıklayarak okuyabilirsiniz.Bugün de Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Zafer Mutluer ile deprem gibi doğal afetler sözkonusu olduğunda planlamanın nasıl bir önem taşıdığını konuşacağız.Mutluer depremde en çok zarar gören bölge olan Bayraklı’nın 1980’lerde yaşadığı dönüşüme ve bu dönüşümde sermayenin taleplerine dikkat çekti. Sermaye öncelikleri ve talepleri üzerinden yapılan planlamalar yerine toplum ve insan merkezli kent planlamasına geçilmesi gerektiğini söyleyen Mutluer’in sorularımıza verdiği yanıtlar şu şekilde:

Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi olarak yaptığınız açıklamada planlama çalışmalarında etüt ve analiz çalışmalarının önemine vurgu yapmıştınız. Deprem sonrasında Bayraklı ilçesinde ciddi oranda zarar gören bölgeninse planlı bir bölge olduğu biliniyor. Bölge planlanırken jeolojik etüdleri ve analizleri yok muydu, varsa yetersizlikleri mi bulunuyordu. Bölge zemin yapısı ve planlama ilişkisini kısaca değerlendirebilir misiniz ?

Depremde hasar alan bölge 80li yılların başında Bayındırlık ve İskan Bakanlığı tarafından onaylanan planlarla yapılaşmış bir yerleşim. Planlar yapılmadan ise jeolojik etüd yapılıp yapılmadığı konusunda kimi endişelerimiz var. Yapılmış olsa dahi bugünkü tekniklerle değil gözlemsel bir biçimde jeolojik etüdün yapıldığını tahmin ediyoruz. Bu konuda araştırmalarımız devam edecek. Ancak bölgenin zemin yapısının bu denli yoğun ve yüksek katlı bir yerleşime olanak sağlamadığı ise defalarca kez dile getiriliyordu. İzmir’in 80li yıllarda yoğun bir nüfus baskısı altında olduğunu biliyoruz. Bu dönem aynı zamanda sermayenin kentleştiği, bu nüfus baskısını kentlerde ranta dönüştürdüğü bir dönem. Depremde ciddi hasar alan bölge ise bu koşullar altında planlanan ve yapılaşan bir yerleşim. Bu koşullar altında bölgede 8, 10 ve 12 katlı binalar ortaya çıktı. Oysaki planlar aracılığı ile sermayenin bu yönelimi dizginlenmesi gerekirdi. Bugün depremin ardından bölgeye baktığımızda 3-4 katlı yapılarda dışarıdan hasarın olmadığı görülüyor. Bu yapılar da benzer yaşlarda ve hatta bazıları muhtemelen ruhsatsız yapılar. Dolayısıyla bu durum yüksek katlı yapıları sorgulatan bir tabloyu da açıkça ortaya koyuyor. Öte yandan son yıllarda İzmir’in yeni kent merkezi olarak belirlenen Bayraklı bölgesinde birçok gökdelen inşaa edildi. Depremde ortaya çıkan tablo bu kararların yanlış olduğunu, bu bölgeye bu yoğunlukta bir yerleşimin mümkün olmadığını acı bir şekilde göstermiş oldu.

Arsaların imar açılması, ilave kat hakkı gibi taleplerin fırsatçı sermaye için bir olanak olduğuna da belirttiniz. Depremin hemen ardından iktidar da ana muhalefet de kentsel dönüşüme işaret etti. Hatta bazı televizyon kanallarında uzmanlar tarafından kentsel dönüşüm için tek yolun daha fazla kat vererek herkesi memnun etmekten geçtiği belirtiliyor. Nasıl değerlendiriyorsunuz ?

Evet maalesef bir felaketi bile fırsata dönüştürmenin yolunu arayan bu açıklamalar kabul edilemez. Yıllardır yapılaşmış alanların dönüşümünün tek yolunun o alanda yoğunluğu, imar hakkını dolayısıyla rantı artırmaktan geçtiği savunuldu. Bu şekilde kentsel dönüşüm planları, imar planı revizyonları yapıldı. Sermaye kazanmadan yurttaşın veya vatandaşın kazanamayacağından bahsedildi. O kar hırsının nasıl da can aldığını yeniden açıkça görmüş olduk. İzmir’de son yıllarda bu şekilde planlar aracılığıyla yoğunluk artırıldı. Oysa ki İzmir’de toplam konut stoğu ne kadar bu bilgi açıkça ortaya konmamış durumda. Biz biliyoruz ki İzmir’de konut fazlası var. Bu noktada kimin ihtiyacı için konut üretildiği sorusu önem taşıyor. Sermayenin talepleri bu açıdan planları önemsiz hale getirmektedir.Kimin ihtiyacı için konut üretiliyor demişken… Sosyal medyada güvenli diye aldıkları konutun ne kadar hasar aldığını video ile kayıt altına alan yurttaşlar olduğunu gördük. Kentte yaşam sürenlerin ihtiyacı güvenli bir konut…

İzmir afet toplanma alanları konusunda ne durumda? Şimdi çeşitli yerlerde çadır bölgeleri oluşturuluyor ama yıkımın görece az olduğu düşünüldüğünde durum yeterli mi?

Yıkımın yaşandığı bölgenin Buca, Konak, Karabağlar gibi ilçelere göre yeşil alanlarının büyüklüğü ve fazla olması bir şanstı diyebiliriz. Dokunun sıkışık olduğu ve yoğunluğun fazla olduğu bu bölgeler de depremden etkilenseydi toplanma alanları bakımından çok çok daha kötü bir tablo ile karşılaşabilirdik. Örneğin Bayraklı ilçesindeki toplanma alanı olarak belirlenmiş alanların bazıları yüksek katlı yapı veya inşaatların bitişiğinde olduğundan yıkım riskine karşın şeritlerle kapatılmıştı ve kullanılmıyordu. Eğer İzmir’in diğer bölgeleri de depremden etkilenseydi toplanma alanlarının niteliğinden kaynaklı ciddi sorunlarla karşılaşılabilirdi.Bayraklı’da ise şu an mevcut toplanma alanlarının nüfusa yeterli olduğunu söylemek mümkün. Ancak bu alanların hiç birinde afet toplanma alanı gereksinimlerini karşılayacak altyapı hazırlığı yoktu. Bu altyapı eksiklikleri hala tamamıyla çözülmüş değil. Elektrik, temiz su, tuvalet, banyo, çamaşır yıkama alanları bulunmayan toplanma alanları mevcut.

Şehir plancılığını sadece afet zamanlarında için değil de aslında bütün bir insan hayatı, toplum yaşamı üzerinden değerlendirilmeli sanıyoruz. Yani güvenli konutlarda yaşamakla, insanların yeşil alan ihtiyacı, düzenli ve sağlıklı toplu ulaşım ihtiyacı arasındaki mesafe çok uzun değil. Ne dersiniz bu konuda?

Kesinlikle. Zaten bir afeti en az hasar ile atlatmanın yolu da olağan zamanlarda gerçekten planlı bir kentten ve planlı bir toplumsal yaşamdan geçiyor. Oysaki olağan durumda da kentlerimiz pek sağlıklı değil. Planlama disiplini birçok meslek alanı ile ilişkili olduğu gibi aynı zamanda merkezi planlama ile ancak anlamlı olabilecek bir disiplin. Toplumsal yaşama ve kentlere toplumsal ihtiyaçlar değil, sermayenin çıkarları yön veriyor. Bu plansızlık içerisinde ise kentlerin sağlıklı bir şekilde planlanmasının pek olanağı bulunmuyor açıkçası. Hangi sektörlerde, hangi bölgelerde nüfusun ne kadarlık bir bölümünün çalışacağı, nerelerde yaşayacağı, farklı bölgelerdeki hareketlerin, ulaşımın ihtiyacının belirlenmesi ve karşılanması, bu kapsamda sosyalleşme alanlarının ne büyüklükte ve nerelerde olacağı doğrudan merkezi planlama ile ilişkili. Bugünkü kentlerdeki yetersizliklerin, eksikliklerin, dengesizliklerin ve eşitsizliklerin kaynağı burada yatıyor.