Ranta yenik düşmeden

Ören’den Bodrum’a giden yolda ‘müzelik’ gibi duran Mazı'da yaşam ‘henüz’ doğallığını koruyor

Mazı'da yaşayanlar, 'çok şükür geçimimiz iyidir' dese de, bölgede araziler dudak uçurtan fiyatlarla el değiştirirken, kimin ne kadar dayanacağı belirsiz.

ASUMAN ABACIOĞLU – Cumhuriyet EGE – 05.09.2008

“Her şeyim var çok şükür” diyor genç balıkçı. Günümüz koşullarında pek sık duyulmayan bu sözler, ilk anda insanı şaşırtıyor. Küçücük teknesiyle boş zamanlarında turist gezdiriyor, teknesinin gidebildiği yakın koylara. Saçlarının sarısı, güneşten kararmış tenine tezat neredeyse beyaza dönmüş küçük kızı, teknede yerinde duramıyor. Annesi evhamını içine atıyor ve dikkatli bakışlarla izliyor kızını; biz ise ha düştü ha düşecek diye telaş ediyoruz.

“Zeytinim, zeytinyağım oluyor her sene; bahçemde sebzem, meyve ağaçlarım var; eh balık da idare ediyor şimdilik; yaz aylarında turist gezdiriyoruz; çok şükür geçimimiz iyidir.”

Mazı’nın el değmemiş koylarından birinde demirlemiş küçük teknenin gölgesine sığmaya çalışırken hepimiz; “Balık var mı buralarda?” sorusunu böyle yanıtlıyor Orhan kaptan. Karısı, kızı ve baldızıyla birlikte onlar dört, biz iki kişiyiz müşteri olarak. Bizi rahat ettirmek için, ayakta durulamayacak kadar küçük güvertede ağların üzerinde oturulacak en iyi yerleri bize ayırıyorlar. Kendi yetiştirdikleri börülce ve patlıcandan oluşan yemeği sunuyorlar, “Hormonsuz” diyerek.

Deniz kristal berraklığında; demir attığımız koy ise yemyeşil çam ağaçlarıyla çevrili. Kuş cıvıltısı ve ağustos böceklerinden başka ses duyulmuyor. “Burası da yanarsa ben turistleri nereye getireceğim” diye kaygılanıyor Orhan kaptan; sanki bu, kaçınılamaz, engellenemez bir sonmuş gibi.

İki yıl önce köye gelen yolun çevresindeki ormanın yandığını anlatıyor. Yangının ulaştığı yerleri gösteriyor uzaktan. İşte sadece bu koyun olduğu yerde bir miktar ağaç kalmış. Onlara da gidecek korkusuyla bakıyor.

Hemen yanımıza demirlemiş bir başka ufak teknenin sahibi geliyor çay içmeye. 40 derecenin üzerindeki sıcakta yedi kişi sığıştığımız teknede battaniyeyle yapılan gölgelikte çay içiyor ve sohbet ediyoruz. Giderek el değiştiren arazilerden, koylardan söz ediyorlar kendi aralarında. Bölgenin yüzde 70’i artık köylülerin değil. Atalarından kalan toprakları trilyonluk fiyatlar karşılığında satıyorlar. O araziler daha büyük değerlerle el değiştiriyor ve ortaya çıkan rakam, köylünün aklının alamayacağı meblağlara ulaşıyor.

Şimdilik 1. Derece Doğal SİT alanı olan bölgede yapılaşma yasak. Ama nereye kadar? Bu kadar büyük paralar ödenen yerler gelir getirecek yatırımlara dönüştürülmeden bırakılmaz kolay kolay.

“Bizim zeytinlik kaç para eder acaba?” diye sesli düşünüyor Orhan kaptan. Lafın gelişi tabii. Ancak bu kadar büyük bir ranta kim dayanabilir?

Birkaç küçük pansiyon; onların arasında da zeytin, incir ve henüz olgunlaşmamış meyveleri yeşil ve küçük olan portakal ağaçlarının yer aldığı köyde değişimin ayak sesleri duyulmaya başlamış gizliden gizliye. Ama henüz kimse fark etmiyor.

Pansiyona geri döndüğümüzde “İncir burada kaç para” diye soruyoruz. İzmir’de çok pahalı da. “Burada hiçbir şeyin fiyatı yoktur” diye yanıtlıyor pansiyon sahibi:

“Herkes kendinde olmayanı komşusunun bahçesinden alır yer. Para ödemez!”

Bize bir tabak incir ikram ediyor. Varlığını çoktan unuttuğumuz değerler bunlar. İnsanın bu köyü olduğu gibi alıp müzeye kaldırası geliyor. Böyle kalması için. Ama Mazı’nın böyle kalmayacağını biliyor insan nedense. Hep böyle olmuştur çünkü. Orhan Kaptan, bahçesinde yetiştirdiği domateslerden salça yapsın, sebzelerden konserve. Kış akşamlarında, “zeytin dönüşü” bütün kardeşleri ile bir araya toplanıp ocakta odun ateşinde pişen yemeği yesin tatlı sohbetler eşliğinde. Daha henüz vakit varken tadını çıkarsın bu hayatın. Henüz ranta yenik düşmeden önce.

Doğallığı ve güzelliği, insanda 'Mazı'yı müzeye koyma' isteği uyandırıyor.