ŞPO Genel Merkezi Basın Açıklaması 3 Haziran 2006

ÇEVRESEL DEĞERLER PARAYA ÇEVRİLEREK ÜLKE EKONOMİSİNİ KURTARACAK KAYNAK DEĞİLDİR!…
5 Haziran Dünya Çevre Günü, ne yazık ki bu yıl da, doğal, kültürel, kentsel ve çevresel değerlerin hızla ve sistematik olarak tüketildiği bir gündem içinde, çevre gününü kutlayacakların içini burkarak yaşanırken, “günü kurtaranlarca” sadece bir slogan olarak “sembolik” ve “sözde” ifade ve etkinliklerle hatırlanıyor.

Bir “Dünya Çevre Günü’ne daha çevreye yönelik kayıtsızlığın, umursamazlığın ve yok etme güdüsünün hakim olduğu bir gündemle giriyoruz. Toplumsal alanda on yılı aşmayan çevre bilinci henüz yeterli aşamaya gelememiştir. Bu bilinç sınırlı bir kesimin ilgi ve duyarlılık alanı olmaya devam etmektedir. Toplum zihninde çevre ve doğal kaynakların korunması çabası hala, entelektüel kesimin “öylesine” bir ilgi alanı gibi algılanmakta ve çevre bilincinin yerleşmemesinde siyasal alanın dışlayıcı ve umursamaz tutumu en önemli etken olagelmektedir. Endüstrileşme, kentleşme ve küreselleşme süreçlerinin bilinen tehditlerinin çevre sorunlarını giderek büyüttüğü bir dünyada, ne gariptir ki iklimlerin değişmesine yol açacak ölçekte kirlilik yaratmaya devam eden faaliyetlerin sorumluları, bir yandan da bu kirliliği gidermenin yöntemlerini yeni bir piyasa faaliyeti haline getirerek pazarlayabiliyor. Bu geri dönüşümlü sömürü düzenine, bunlardan payını alan gelişmekte olan ülkelerden biri olarak, kendi ölçeğimizde çevreyi tüketen yanlışlarda ısrar eden ve çevresel değerleri ülke ekonomisini kurtaracak temel mali kaynak olarak gören uygulamalarla ne yazık ki destek oluyoruz. Çevre Günlerini ise Sevgililer Günü misali sadece kutlamış olmakla kalıyoruz.Çevre, doğa, doğal kaynaklar estetik ve duygusal kaygılardan dolayı korunması gereken değerler gibi algılandıkları sürece bu sorunlar uzun erimde insan yaşamını tehdit edecek boyutlara ulaşacaktır. Toplumumuzda bireyler maalesef somut olarak zarar görmedikleri sürece sorunların önemini algılayamamaktadır. Bu nedenle öğrenme ve farkındalık süreci yavaş olan toplumumuzda sivil toplum örgütlerine, yöneticilere ve siyasetçilere önemli roller düşmektedir.Odamız, Dünya Çevre Gününde ülkemizde yaşanan çevre sorunlarını ve bunların çözümü için temel çerçeveyi şu başlıklar altında kamuoyuyla paylaşmayı gerekli bulmakta…
·         Toprak kirleniyor, değerli tarım toprakları hızla yitiriliyor, çölleşme ve erozyon tehlikesi giderek büyüyor…Tarım toprakları üzerinde yapılan kaçak yapılar “bedeli mukabili af”larla meşrulaştırılıp, hem kaçak yapılaşma özendiriliyor, hem çok değerli tarımsal topraklar geri dönülemez biçimde yitiriliyor…
·         Su kirleniyor, su kaynaklarının çevresi yerleşimlere konu ediliyor. Bir yandan tüm su kaynaklarının çevresini saran lüks, korunaklı ama kaçak villalar ve gecekondular su kaynaklarımızı tüketiyor ve bunlara yönelik gerçek planlama ve denetim mekanizmaları işletilmiyor, diğer yandan da bir yağmurda, “içemediğimiz suda boğulduğumuz” kent parçaları, tüm bilim-fen kuralları ve şehircilik ilkeleri göz ardı edilerek yasallaştırılmaya çalışılıyor. Buna ilaveten kamu yönetimleri su havzalarının ve koruma kuşaklarının sıkı bir biçimde korunup denetlenmesinde çoğu kez yetersiz kaldıkları gibi, özellikle büyük kentlerde bu güne kadar korunabilen su havzaları ve koruma kuşakları içinde kalan alanlar ise her tür kentsel yerleşim alanları için iştah kabartıcı rezerv alanları olarak algılanmaktalar…Dünyada temiz su kaynakları hızla tükenmekte, su, ülkeler arası bir savaş nedeni olabilecek kadar önemli bir kaynak haline gelmekte iken içme suyu kaynağı olabilecek göller belediyelerin gösteri mekanları olmakta, atık suların döküldüğü bu gösteri alanları toplum tarafından büyük bir ilgiyle kullanılmakta. Bu gibi sıradan sorunların neden olduğu zihinsel aşınma nükleer enerji, siyanürle altın arama, zehirli atıkların ithalatı karşısında oluşmakta olan bilince ve toplumsal dayanışmaya zarar vermekte.
·         Hava kirleniyor, asit yağmurları endüstri bölgelerinden başlayarak yaşamımıza giriyor. İnsan yaşamını ve can güvenliğini hiçe sayan kentsel çevresel risk faktörleri, bir envanter ve sakınım planlaması ile kent bütününde planlanıp, kontrol altına alınacak faaliyetler olarak görülmüyor, aksine önüne planlar ile engel konulmaması istenen temel gelişme dinamikleri olarak tarif ediliyor.
·         Turizme açıp kaynak yaratma anlayışıyla eşi bulunmaz kıyılar ve koylar, tahsisler ve korumama! amaçlı planlarla beton yığınlarına terk edilip adeta talan ediliyor… Orman arazileri de tahsislerden! ve yerleşme baskılarından fazlasıyla nasibini alıyor, 2b arazileri affedilerek orman işgalcilerine ülke ekonomisini kurtaracağız söylemiyle ödül olarak veriliyor… Yitirilen ormanların hazırladığı erozyon, çölleşme, iklim değişikliği tehlikeleri unutturuluyor ve asla geri getirilemez doğal kaynakların parasal değeri üzerinden ülke ekonomisi için kurtuluş hesapları yapılıyor…
·         Kültürel varlıklar ve eşsiz doğal güzellikler “fazla bekletilirse içi geçecek turşu” olarak nitelenip, “yıllarca bunları bizim için korudunuz biz de afiyetle yiyeceğiz” diyerek her türlü yapılaşmayı içeren tahsis ve planlama çalışmalarına üstelik bazen “çevre düzeni planı” adıyla konu ediliyor…
·         Endüstri tesisleri ile birlikte bunların çevresel etkilerini ve sektörel risklerini azaltıp, yerleşmeleri bu risklerden uzak ve yaşanabilir mekanlar olarak tasarlayacak planlama ve uygulamalar gerçekleştirilmiyor… İstihdam yaratılacak ve ülke kalkınacak söylemleriyle kirletici içerikli tesislerin ancak tüm zararlı unsurları arıtıldıktan ya da kentlerin uygun yerlerine taşındıktan sonra faaliyetlerine devam etmeleri gerektiği, kamuoyundan saklanıp, unutturuluyor, faaliyetlerine koşulsuz devam etmelerine olanak sağlanıyor. Dahası bu tesislerin bir bölümünün arıtma ünitelerinin denetleme yapılacağı zamanlar dışında işletilmediği bilinse de, buna da göz yumuluyor. Ayrıca, kirletici maddelerin türlerine göre sınıflanmış bölgesel arıtma üniteleri kurulmuyor. Bu, doğayı ve çevreyi sadece ekonomik değeri ile gören anlayışın yansımaları, topraklara gömülmeye çalışılan zehirli atıklardan, endüstri bölgelerinde artan kanser vakalarından, nefes alınmakta güçlük çekilen, asit yağan sanayi kentlerinden çok açık ve şüpheye mahal vermeyecek biçimde okunuyor…Bergama, Sinop, Göcek, Gebze, Mogan ve birçok yer adı olumsuz imgelerle hatırlanıyor. Mogan Gölü’nde sazlıkların yok edilmesi basit bir “temizleme” ve çevre düzenleme işi olarak algılandığı sürece atık dolu varillerin Gebze’de rastgele gömülmesi de basit bir depolama işi olarak görülecektir. Bu yaklaşım zihinlerde duyarlılıkların aşınmasına neden oluyor.
Sahiplenme ve Bilinç
Telafisi mümkün olamayacak biçimde yitirdiğimiz değerler üzerinde baskı kuranların da, bu baskılara boyun eğen ya da kullanarak karar verenlerin de, bu toplumun aktörleri olduğunu düşündüğümüzde, sürecin tümünde sorumluluğumuz bulunduğunu, sorunları da çözümleri de sahiplenmemiz gerektiğini daha kolay anlayabiliriz. Biz ancak “benim” dediğimiz unsurları sahipleniyoruz. Oysa kamusal alanı ve daha dar anlamda kentsel yaşam çevremizi bireysel mülkiyet duygularımızın ötesinde sahiplenmemizi gerektiren pek çok sebep var. Bugün yalnızca bazılarımızı etkilediği için duyarsızlaştığımız ya da kanıksadığımız sorunlar, yarın tüm bir neslin kendini içinde bulduğu ve çözmek için geç kaldığı boyutlara ulaşacak. Çevre sorunları ile mücadelenin maliyeti yüksek, ancak bu sorunları gidermek yolunda çaba göstermemenin maliyeti daha da yüksek olacak.Çevrenin bozulması maddi kayıplara yol açtığı gibi, yaşam kalitesini de bedel olarak ödetiyor. Bu nedenle sahiplenme duygusunun sahiplenme bilincine yönelmesi gerekiyor. Bu da ancak sorumluluk almakla olanaklı olabilir. Kentsel yaşam çevremizin sorunlarını algılama ve çözme biçimimiz aktif olarak tanımlanan sorun alanlarının içinde yer alarak ve çözüm yolları üretme konularında sorumluluk alarak değişmeli. Yaşam çevremizi yönetsin diye teslim ettiğimiz seçilmişlere ve atanmışlara daha çok soru sordukça, sorguladıkça, denetlemeye talip oldukça farkındalık ve bilinç düzeyimiz yükselebilir.Kısaca, “çevre hakkı” ve “kentli hakkı” olarak tarif edilebilecek ve herkesin sağlıklı bir çevrede yaşamaya hakkı olduğunu, ancak bunun için kendi üzerine düşen sorumluluklar da bulunduğunu anlatan yeni bir çerçevenin imar ve çevre mevzuatında kesinlikle karşılığını bulması gerek.
Örgütlenme ve Kurumsallaşma
Kentsel yaşam çevremizin sorunları mevcut örgütlenme biçimimizle çözülemiyor. Çevre sorunlarının örgütlenme çözümsüzlükleri hem merkezi hem de yerel ölçekte de oy-rant eksenli politikaların yönlendirmesi/hakimiyeti ile belirginleşiyor. Geleceğimizi böyle olumsuzca ipotek altına almayacak karar süreçleri katılıma, denetime açık stratejik düzeylerden başlamalı. Kentli yurttaşlar olarak, bu süreçlerin içinde, bu süreçlerden etkilenen toplumun her kesimi yer almalı.Mevcut kuralların parçacı ve gündelik kapasitesini de sorgulamak gerekiyor. Çevre politikası çerçevesini Çevresel Etki Değerlendirme faaliyetine indirgemiş “Çevre Kanunu”, çevre hakkını çözümleyip kurumsallaştıracak bir içerik kazanamadan yasalaşırken, stratejik plan yaklaşımlarını, kentsel risk sektörlerini çözümlemeye çalışan “sakınım planları” ile kentsel riskleri azaltmayı hedefleyen “Planlama ve İmar Kanunu Tasarısı” ise, Bakanlığın raflarındaki yerini tozlanmak üzere almış durumda. Üstelik tüm bu kentsel ve çevresel süreçleri çözümleyecek omurga niteliğindeki İmar Mevzuatı yenilenmezken, her gün bir başka anlık sorunu çözmek amaçlı parçacı yasal düzenleme hızla yürürlüğe giriyor. Üstelik yürürlüğe giren düzenlemeler, Kıyı Kanunu Tasarısından da okunacağı üzere, korumak yerine kullanarak tüketmek yaklaşımını benimsemiş düzenlemeler. Birbiriyle bütünleşmeyen, İmar Mevzuatına referans vermeyen bu yeni noktasal düzenlemeler, bir sorunu çözeyim derken yepyeni sorun alanları tanımlıyor, kentleri ve çevreyi hızla tüketiyor.Ayrıca, “Yerel Yönetimler Reformu” adı verilerek çıkarılan, kentsel ve çevresel karar verme süreçlerine katılımı büyük ölçüde sermaye ve baskı grupları ile sınırlayan, çevresel değerlerin korunması anlamında etkin olan toplum kesimlerini dışlayan yasal düzenlemeler, kaçak yapılaşmayı teşvik niteliğinde ceza yaptırımlarını hafifleten “Türk Ceza Kanunu” hükümleri, çevreye etkileri anlamında özellikle ve dikkatle incelenmeli.Çevre politikalarının, tarım-endüstri-enerji üretimi, kentleşme, ulaşım politikalarıyla bir bütün olarak ele alınması gerektiği ortada. Kentsel yaşam çevremizin oluşumu ve gelişimi ile ilgili usul ve esasları tanımlayan kanunların da birbiri ile uyumlu olması ve bütünlüklü olarak ele alınması gerekiyor.
Çevre Koruma, Yönetimi ve Planlama
Toplumsal, ekonomik ve kültürel ortamın korunup yaşatılmasında, insanın onurlu biçimde doğa ile uyumlu yaşamını sürdürmesinde, yaşanan çevreye sahip çıkılmasında, bunlara ilişkin örgütlenme ve finansman boyutlarının ortaya konulmasında, doğadaki adaletin toplumsal yaşama aktarılmasında “planlama” vazgeçilmez ve önemli bir araçtır. Ancak şu an kentleri ve çevreyi biçimlendiren yaklaşım, tüm çevresel, kentsel, kültürel, doğal varlık ve birikimlerin kullanım değerini tamamen unutturarak, sadece ekonomik değeri üzerinden algılatmaya çalışmakta, bu varlıkları satıp, pazarlayarak ülke ekonomisini kurtaracak “kaynak” olarak görmekte ve planlamayı da, bu “kirli” ve “fütursuz” eylemlerine alet etmeye çalışmakta.Planlamanın doğasına ve varlığına uygun olmayan, kentleri öldürecek, kıyıları, koyları bitirecek, doğayı ve kültür varlıklarını yok edecek eylemler ile ülke ekonomisi kurtulmayacağı gibi, yitirilen bu değerler yaşanamaz bir çevre ve asla geri dönüşü olmayacak tahribatlar yaratacaktır. Şehir Plancıları ve onların örgütlü topluluğu olarak Şehir Plancıları Odası, planlamayı savunmaya, yitirilmemesi gereken tüm doğal, çevresel değerleri korumaya kararlıdır. Odamız kamu yararına, toplumun uzun vadeli gereksinimlerine ve gelecek nesillerin sağlıklı bir toplumda yaşamasına yönelik her türlü çabaya destek vermekte, bunun aksine yaklaşımlara karşı tutumunu sürdürmektedir. 5 Haziran Dünya Çevre Günü toplumdaki duyarlılığın artması için simgesel önem taşımaktadır. Bu anlamlı günü bu duyarlılığın artması ümidiyle kutluyoruz. İçimizi burkan bunca çevre, doğa, kent felaketi yaşanırken, çevreyi sözde ve sembolik bir içerikte “günü kurtarır” bir biçimde hatırlayan, çevreye “para” gözüyle bakan “çevrelere” duyurulur…
TMMOB Şehir Plancıları Odası Yönetim Kurulu