Plancı düşmanlığı, nereye kadar?

KENT YAZILARI
Necati Uyar

Plancı düşmanlığı, nereye kadar?

Cumhuriyet gazetesi yazarlarının bir bölümünün kanına işlemiş olan şehir plancısı karşıtlığı, virüs gibi yaygınlaşarak, kurumsal planlama ve plancı düşmanlığına dönüşmüş görünüyor. Bu yıl içinde, uydurulan çeşitli bahanelerle şehir plancılarını “orman katili”, “telefon sapığı”, “darbe yandaşı”, “mafya işbirlikçisi” gibi nitelemelerle karalama girişimi sergilemiş olan ‘Gazete’, bu kez de şehir plancılarını ve onların meslek örgütünü, ekonomik çıkarlarını meslek alanının, ülkenin ve kamunun çıkarlarının önünde tutmakla, iktidar tarafından oynanan rant oyununa teslim olmakla suçlayan bir haberle, kampanyasını sürdürdü.

Geçtiğimiz hafta, 15 Kasım 2007 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde yer alan “Anadolu’ya ‘planlı darbeler” başlıklı yazı, bir planlama ve sistem eleştirisinden çok, tam anlamıyla yeni bir hakaret belgesi. Son yıllarda şehir plancılarına ve yaptıkları işlere karşı bakışında ‘şizofrenik’ bir seyir gözlenen gazetenin, söz konusu saldırgan haberi, şehir plancılarının sahip olduğuna inandıkları “ilişkiler ağı” ile ilgili bazı yazarlarının beyinlerinde yer etmiş saplantılardan kaynaklı korkudan olsa gerek, bu kez imzasız yayınlanmış.

Yıllardır Kent Yazıları’nın da konuları arasında da yer alan, “Çevre Düzeni Planı” yetkilerine ilişkin bakanlıklar arasında yaşanan kavgayı öne çıkaran yazıda, şehir plancıları, yaşanan bu süreçte “pasif” işbirlikçilikle ve teslimiyetçilikle suçlanıyor. Türkiye’nin pek çok kentinde, son iki yıl içinde yapılarak onaylanmış 1/100.000 ölçekli çevre düzeni planlarına, bazı meslek odaları tarafından yöneltilen, (haklı/haksız) kimi itiraz ve eleştirilere kısaca yer verilen yazıda; üretilen plan kararlarıyla, “gelecek planları bozulan” yerel çıkar gruplarının, plan ile yetkileri sınırlanan, rant dağıtım hesapları bozulan, denetim altına girmekten rahatsız bazı belediye ve kurumların “feryatları” ile teknik eleştiriler aynı kefeye koyarak değerlendiriliyor.

Planlara yönelik itirazlardan yola çıkılarak hazırlanmış olan yazıyla, haksız bir genellemeye gidilerek, ülkemizde bir ilk olan ve planın hazırlığında, şehir plancılarının yanı sıra çevre mühendisi, ziraat mühendisi, istatistik uzmanı, ekonomist, mimar, biyolog, ekolog, jeoloji mühendisi, harita mühendisi gibi farklı meslek gruplarından oluşan bir ekibin görev aldığı çalışmalar, yeterli bilgiye sahip olmadan, araştırılmadan ve herhangi bir söz hakkı tanınmadan karalanıyor.

Oysa ki, itiraza konu olan kimi tartışmalı kararları bir yana, çevre düzeni planları, yıllardır süregelen ve tüm kurgulaması (henüz şehir planlama eğitiminin verilmediği yıllarda) mimarlar tarafından yapılmış olan “(m)imar planlama” sürecine karşı, ülkemizde atılmış en somut adımlardandır. Bir tek mimarın tek başına İstanbul’u, Ankara’yı, İzmir’i planlayabileceği iddiasında kurgulanmış mevcut sisteme karşı, ekip tanımlamasıyla yanıt veren önemli bir karşı çıkıştır.

“Mimarca” bir anlayışla, tümüyle “arsa-imar-parsel-rant-kat” sarmalında kurgulanmış olan ve ülkemiz kentlerini, kentlerin çevresindeki doğal alanları, kıyıları, tarım alanlarını, ormanları yağmalatan, betonlaştıran sistemden, koruma-kullanma dengesini gözeten, gerçek anlamda bir planlamaya geçiş sürecinin sancılarının yaşandığı bu dönemde, (sistemin gelişmesine mesleki katkı koymak yerine) savundukları ve korumaya çalıştıkları (m)imar düzeninin peşinde koşanlar; utanmadan, sıkılmadan, yapılmış olan çalışmaların durdurulması için suçladıkları Çevre ve Orman Bakanlığı’nın bakanına çağrı yapıyorlar.

Fırsatçılıkla suçladıkları Bakanlığa karşı yöneltilen eleştirilerde, “Ne ormancılar ne de çevreciler böylesine kapsamlı fiziksel planlamadan anlarlar. Çünkü şehircilikte uzman değiller” derken, bir yandan kurumda çalışan konunun uzmanı şehir plancılarını ve planları hazırlayan ekiplerde yer alan uzmanları görmezden geliyorlar, diğer yandan konuya ilişkin eğitimleri olmadığı halde planlama yetkisinin peşinde yıllardır mahkeme mahkeme koştuklarını unutmuş görünüyorlar.

Böylesi haksız ve arsız bir saldırıyı kaleme almak yerine biraz soruştursalar, kendileri ile aynı safta durarak planları kötüleyen ve itiraz edenlerin yüzde 99’lara varan bölümünün yıllardır süregelen (m)imar planlama düzeninden beslenen, tarlayken satın aldıkları toprağa fabrika, apartman ve villa kondurma hayali kuranlar olduğunu kolaylıkla öğrenecekler.

Biraz inceleseler, (m)imar planlama düzeninin en önemli talan silahı olan, ülkemizde bugüne kadar tarlaların ortasındaki sanayi tesislerinin, kıyılardaki ikinci konut yığınlarının, kentlerin çevresindeki villa-konduların oluşmasının “yasal aracı” olan mevzii imar planlarının artık yapılamayacağını; yıllardan bu yana eleştirilmesine rağmen, yasal düzenleme yapılarak engellenemeyen mevzii imar planlarının çevre düzeni planları ile tarihe karışacağını görebilecekler.

Biraz aklıselimle değerlendirebilseler, Özal tarafından “yerelleşme” iddiaları arasında belediyelerin yerel rant odaklarına dönüşmesine karşı geliştirilen, bütüncül ve üst ölçekli bu planlama girişiminin, koruma açısından atılmış olumlu bir adım olduğunu algılayabilecekler.
Gazete sayfalarını, işkembe-i kubradan sallayarak doldurmak yerine, biraz araştırıp inceleseler, biraz objektif olabilseler, aynı safta itiraza durdukları bazı belediyeler tarafından, (m)imar planlama sistemini kullanarak, tarım alanlarında, doğal koruma alanlarında üretilmiş çok sayıda imar planının, kötüledikleri çevre düzeni planları ile iptal edildiğini, bu alanların, doğal karakteri korunacak alanlar ve tarım alanları olarak koruma altına alındığını kavrayabilecekler.

Salt kişisel hesaplarının ve ihtiraslarının kurbanı olup, imza atamayacakları kadar kötü, plancı düşmanlığı dolu bir yazıyla gazete sayfalarını doldurmaktansa, ah biraz düşünebilseler…

Evrensel / 20.11.2007