Odamız Genel Merkezinden Basına ve Kamuoyuna

Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’nca, Sakarya’nın Akyazı ilçesinde 17 Ağustos 1999 depremi sonrasında açığa çıkan ve bu nedenle 150 m. lik yapı yasağı şeridi oluşturulan Kuzey Anadolu Fay hattı üzerindeki yapı yasağı bölgesinin 20m. ye daraltılarak yapı izni getirilmesine ilişkin Odamız Genel Merkezi tarafından açıklama yapılmıştır…

BASINA VE KAMUOYUNA

BAŞBAKANLIK AFET VE ACİL DURUM YÖNETİMİ BAŞKANLIĞI’NCA, SAKARYA’NIN AKYAZI İLÇESİNDE KUZEY ANADOLU FAY HATTI ÜZERİNDEKİ YAPI YASAĞI BÖLGESİNİN DARALTILMASI

Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’nca, Sakarya’nın Akyazı ilçesinde 17 Ağustos 1999 depremi sonrasında açığa çıkan ve bu nedenle 150 m. lik yapı yasağı şeridi oluşturulan Kuzey Anadolu Fay hattı üzerindeki yapı yasağı bölgesinin 20m. ye daraltılarak yapı izni getirilmiş olması bizleri çok yönlü tehditler konusunda yeniden düşünmeye itmektedir.

Bu bölgede100km yarıçaplı bir alan içinde, 10 yıl içinde 6 büyüklüğünde yeni bir depremin gerçekleşme olasılığının %83,8 olduğu bilimsel raporlarla saptanmış bulunmaktadır. Rant uğruna insan hayatını hiçe sayarak, böylesi bir tehlikeye maruz bölgenin yapılaşmaya açılmasına neden olmakla Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı ve İlgili belediye yönetiminin ‘tehlike suçu’ işledikleri açıktır. Akıl ve bilim dışı bu uygulamanın yakın zamanda neden olması kaçınılmaz görülen sonuçları ‘bile bile cinayet’tir. Bu sonuçlar da, her zaman olduğu gibi bir “kader” açıklamasına bağlanamaz ve kimse “güzel ölüm” tanımı ile teselli edilemez.

Tekil ve yerel uygulamalar olarak algılanarak yapılaşma yasağının kaldırılması, kapsamının daraltılması hatta belediye meclis kararlarıyla fay hattının harita üzerinde kaydırılması gibi kararlar, ülkemizde bugüne kadar “bilgisizlik, yetersiz teknik olanaklar ve personel” gibi nedenlerle açıklanarak geçiştirilmiştir. Ancak bugün yaşanan akıl ve bilim dışı kararın failinin doğrudan bu konuda uzmanlaşma iddiasına sahip en tepedeki kamu idaresi olması, gelinen noktanın ne denli vahim olduğunu da açıkça ortaya koymaktadır. Bu nedenle konunun, özelde ve genelde değerlendirmelerinin yapılarak kamuoyuna duyurulması gereği bulunmaktadır.

Özelde dikkat edilmesi gereken öncelikli konu, mevcut uygulama ile kimlerin ne ölçüde ‘mağdur’ edildiklerinin irdelenmesini gerektirmektedir. Gerçekten bir haksızlık yaratılmışsa bu haksızlığın giderilmesi, daha büyük yanlışlıklar (yetki aşımı, sorumlulukları yok sayma ve adaletsizlikler) yaratılarak değil, söz konusu haksızlığı gidermek üzere başvurulacak hangi yöntemler bulunabileceğini araştırmakla başlatılmalıdır. Bu bir planlama çalışmasıdır.

Söz konusu alanda çıkarları bulunan birey ve yerel toplulukların risk sever davranışlar göstermeleri durumunda bile kamu görevi, vatandaşın bilgilendirilmesi yanı sıra mutlak sorumlulukla hareket etmek, vatandaşın mal ve can varlığını korumayı anayasadan gelen bir ödev olarak yerine getirmektir. Konuyu basite indirgeyen “fayın üstünde de sağlam yapı yaparız” tartışması, yerleşim alanlarını yalnızca yapılar olarak gören ve riskleri aşırı artıran bir yaklaşımdır. Tehlikeli bölgelerde uzun dönemde yığılan insan ve yatırımların karşılaşacağı kayıp olasılıkları düşünülmedik karmaşık ilişkilere ve ölçülere erişir.

Üçüncü olarak sorgulanması gereken, bu yüksek tehlike alanında yapılaşma izni sağlama, ya da vaat etme eğilimi gösteren bir imar planı ya da sürecinin nasıl gerçekleşebilmiş olduğudur. Yüksek tehlike gösteren yerleşmelere ait planların riskleri açısından bir denetime konu edilmeleri gerektiği, ısrarla tekrarlamakta olduğumuz bir konudur. 1999 depremlerinden bu yana, hemen her ilgili konuda yeni önlemlerin alınabilmiş olduğu Türkiye’de, tüm çabalarımıza karşın, neden asıl denetlenmesi gereken planlama konusunda hiçbir önlem gündeme getirilememiştir? 

Göz önüne alınması gereken genel koşulların ise, uluslararası ve ulusal boyutları bulunmaktadır. Birleşmiş Milletler öncülüğünde son 20 yıldır yürütülen yoğun çalışmalar ile geleneksel afet politikası ters yüz edilmiş bulunmaktadır. Afet öncesi risk azaltma çalışmalarının ön plana geçtiği yeni yaklaşım, özellikle yerleşim alanlarında yoğunluk gösteren risklerin denetlenmesini gerekli görmekte, “risklerin ancak nüfus artışları, ekonomik gelişmeler, uygun arazi kullanımı arasındaki ilişkileri gözeten planlama çalışmaları ile azaltılabileceği”, her ölçekte “teknik, sosyal, mekansal boyutları” birlikte ele alan ve toplumla katılımlı yöntemler kurabilen planlama yöntemlerinin, yeni politikanın asıl yönlendiricisi olduğu açıklanmıştır (UNISDR, 2005).

Risk azaltma hedefli yeni politika, bu alanda başarılı olmanın koşullarını ve sorumlusunu açıkça belirlemiş, buna uyum gösteren çok sayıda ülke yasal ve kurumsal düzenlemelere gitmiş bulunmaktadır. Türkiye’de ise, afet sonrası ve acil durum yönetimi ile sorumlu birimler bir araya getirilerek Afet ve Acil Durum Başkanlığı oluşturulmuştur (2009). Bu birim, acil durum yönetiminde deneyimli bulunmakla birlikte, risk azaltma çalışmaları ve planlamaya ilişkin birikimi ve yetkilerinin bulunduğunu varsaymak günümüzün en önemli yanlışları arasındadır. Söz konusu sorumlulukların ve yetkilerin sahibi, doğrudan yerel yönetimler, imar ve planlama çalışmalarını yürütmekle yükümlü Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’dır. Ancak uluslararası ortamda yürütülmekte olan risk azaltma çabalarının söz konusu kuruluşlarımızca yeterince anlaşılmaması, Türkiye’de örneğini gördüğümüz türde sorunlara neden olmaktadır.    

Bu genel ortamda, Afet ve Acil Durum Başkanlığı konunun bir planlama sorunsalı olduğunu, dünyanın çok yerinde bu konulara ilişkin çözüm yöntemleri bulunduğu gerçeğini neden göz ardı etmekte olduğunu; Söz konusu alanda neden planlama uzmanlıklarına danışmaksızın karar üretildiği; Dahası, bu konuda Başkanlığın kendini nasıl yeterli ve yetkili görebildiğini açıklamakta zorlanıyoruz.

Doğru kararları zamanında almamanın, ya da akıl dışı kararlarla insan hayatını, ekonomik ve sosyal varlıklarımızı riske atmanın, daha sonra “yaraları sarma” çabaları ile büyük bedel ödemek anlamına geldiğini anlamak zorundayız. Bilimin ve planlamanın gereklerini yerine getirme sorumluluklarını üstlenmeksizin ortaya çıkan sonuçları “kader”, “kısmet” açıklamaları ile geçiştirmek sığınmak çağımızın yaklaşımı değildir.

Riskleri azdıran ve bir ‘tehlike suçu’ oluşturan bu kararın yargıya götürülmesini ve uluslararası kuruluş ve çevrelere yaratılan duruma ilişkin bilgilerin özellikle verilmesini meslek kuruluşumuzun temel görevleri arasında görmekteyiz. 

Saygılarımızla,

TMMOB Şehir Plancıları Odası

Yönetim Kurulu