Koruma (Cengiz Türksoy)

Koruma
Cengiz TÜRKSOY

Gelişmiş ülkelerin uygar kentlerini görenler sık sık bizim kentlerimizle karşılaştırmalar yaparak kentsel sorunlarımıza ilişkin çeşitli düşünceler üretirler. Dost sohbetlerinin başlıca konuları arasındaki bu tür düşünce aktarımlarında “koruma” kavramı sıkça vurgulanır; gelişmiş ülkelerin tarihi ve doğal değerlerine sahip çıktıkları, onları titizlikle korudukları, bizimse bu değerlerimizin talan edilmesine göz yumduğumuz anlatılır.

Söylenenler, bütünüyle olmasa da doğrudur ama bu tür değerlendirmeler yıllardır yapılmasına karşın toplumumuzun konuya yaklaşımında çok fazla değişiklik olduğu söylenemez. Kanımızca sorunun, birbiriyle yakından ilişkili birkaç önemli nedeni vardır. Birincisi; bu değerlerimizin korunmasından yana olanlar onların sahibi değildir; değerlerin mülkiyetine sahip olanlar ise öyle düşünmemektedir ve her koruma kararı mülk sahibi için bir mağduriyet belgesidir. Korumadan yana ama mülk sahibi olmayanlarla, mülk sahibi ama korumaya karşı çıkanlar -en azından bunu önemsemeyenler- arasındaki tartışmalar bize her zaman “bekâra eş boşamak kolaydır” özdeyişini anımsatır. Mülkle ilgisi olmayanların, mülk sahibinin, mülkü üzerindeki tasarruf hakkının kısıtlanması için düşünce üretmesini bundan daha güzel açıklayan bir başka söz anımsamıyorum. Öte yanda ise mülk sahibi, çevresine bakıp arazisinden sağladığı rantla “köşe dönenleri” gördükçe, “koruma” sözünü bile duymak istememektedir. İşte bu noktada sorunun ikinci nedeni kendini göstermektedir.

İkinci neden, korunmaya değer varlıkların bugünkü sahipleri ile onları üreten eski sahipleri arasında bağlantı bulunmamasıdır. İçinde bulunduğumuz dünya coğrafyasındaki kitlesel nüfus değişimleri ve ülkemizin yakın tarihindeki dramatik olaylar eski ve tarihsel olan ne varsa, hemen hepsinin üzerindeki mülkiyet yapısında köklü değişiklikler olmasına yol açmıştır. Korunmaya değer bulunan varlıklarımızın büyük çoğunluğunun üreteni ile bugünkü sahipleri arasında ne kan bağı ne de kültürel devamlılık vardır. Varlığı üretenle onu korumasını beklediğimiz kültür arasında herhangi bir bağ bulunmaması “koruma” çabalarını doğal süreç olmaktan çıkarmakta ve yapaylaştırmaktadır. Bugünkü mülk sahibi kişi ya da topluluktan anılarının bile bulunmadığı bir varlığı korumasını beklemenin ne kadar gerçekçi olduğunu yaşam içinde her gün yeniden görüyoruz.

Koruyamama sorununun bir başka nedeni de kamu otoritesinin, kültür ve doğa varlıklarımızın korunmasına ilişkin bütünlüklü politika ve samimiyet yoksunluğudur. Kamu adına kültür ve doğa varlıklarımızın korunmasına yönelik karar verenlerin, aynı zamanda onların yok edilmesine de olanak tanıyan kararlar alabilmeleri bunun en açık kanıtıdır. Konuya ilişkin yasal çerçevedeki boşluklar, yetersizlikler ve çelişkiler yıllardır değiştirilmiyorsa; uygulayıcılara bırakılan inisiyatifler, genellikle piyasa mantığını koruma isteğinin üstüne çıkarıyorsa burada bütünlüklü bir politikadan söz edilebilir mi?

Gönlümüz kamu otoritesinin dayatmaları ya da yasal düzenlemeler olmadan da kültür ve doğa varlıklarımıza sahip çıkılacağı ve korunacağı anlayışın toplumda egemen olmasını istiyor. Yoksa daha uzun zaman özeneceğiz, korunan değerleriyle güzelleşen uygar dünya kentlerine.

Akşam / 16.05.2008