KENT-YORum: İktidarın ‘suç’u

GÜRKAN AKGÜN

Evet! Kent ayrışıyor. Güvenlik kameraları döşendi her yere ama hâlâ Hrant Dink'in cinayetindeki mevzu bahis olan ikinci kaset bir türlü izlenemedi. Tamam bir yere kadar anladık. Herkes kendi özel güvenlik sistemlerini kurdu, duvarlarını ördü ve villalarını inşa etti. Ama kentin meydanlarına duvarlar örmek kimin hakkı. Çalışan sınıflar bugün hâlâ kentin meydanlarına alınmıyor, 1 Mayıs, emeğin bayramına kapatılıyor ve kentte yaşayanların görünür kılınması engelleniyor. Sanırım birileri korkuyor. İşte bu güzel! Suç nerede başlıyor biliyor musunuz? Nice mücadeleler sonucu durdurulan Park Otel, bugün neredeyse sınırsız bir emsalle yeniden yapılaşmaya açılıyor. Kente karşı suç işleniyor ahali. Hem de göz göre…

Dilimize ne kadar da kolay yerleşmiştir oysa iktidarın kelimeleri. Bu kelimeleri okumanın en kolay yöntemi de belki suç olgusunu didiklemek. Suç ve cezası, konumu gereği iktidarın biçimlenişini , kendini topluma gösterişini ve sürdürülebilirliğini sağlar. Kimi elitist yaklaşım -ki yandaki yazıya hakimdir bu durum- suçun kaynağını birey üzerinden okumaya çalışır. İşte tam da bu nokta da "ötekileştirme" süreçleri başlar. Kendini "kentli" konumuna yerleştirir hâkim dil ve bu kente, bir sürü vesileden dolayı gelmiş, yerleşmiş, tarihini oluşturmuş kesimleri ise "başkası". Suçun nedenleri de çeşitli geleneksel sorunlarla (işsizlik, yoksulluk vd) süslenmesine rağmen aslında "o insanların" yaşadığı mekânlardan kaynaklanır. Halbuki kentlinin münevver bilincinden biraz nasiplenilse, biraz da damardan sosyal adalet enjekte edilse sorun ortadan kalkar. Eee, gene de durum düzel-mezse yapacak bir şey yok. Bizden uzak olsun da nasıl olursa olsun diyerek, sağdan soldan fon bulunur, bir şeylere dönüştürülür.

Oysa üretim tarzı değiştirilmediği sürece "suç" kendisini var etmeye devam edecektir. Elbette ki sadece günahı üretim tarzına yıkıp işin içinden sıyrılınamaz. Ancak mevcut durumun güç ilişkileri, ezme/ezilme halleri bu kaynağı muazzam bir yaratıcılığa büründürmüştür. Sistem karşısında küçülmüş, güçsüz kalmış birey, kendisi için üretilen "değerler" dünyasında bütünü algılamaktan oldukça uzak bir konumdadır. Hayatın yalnızca tüketim için şekillendiği ve hatta daha çok tüketebilmek için üretmek üzerinden insani gereksinimlerin ertelendiği, aklakın "iş ahlakı" olarak tanımlandığı bir dünyada "suç" her yerde, her an var olabiliyor. Yalnızca, iktidarın toplumsal ilişkiler içerisinde yeniden ve yeniden üretildiği bu durumda "alt-takilerin" meşruiyeti sorgulama alanına giriyor. Şiddetin diğer halleri gündelik yaşam içerisinde içselleştiriliyor ve toplumun (bugünkü üretim tarzının yarattığı toplumun) sürdürülebilir hali daim kılınıyor.

GEÇMİŞE BAKIP BUGÜNÜ OKUMAK
Aslında geçmişe bakmak, bugünü okumakta oldukça faydalı bir yol. Bugün postmodern hayatlar "an"ı yaşamak, teorileri ise bu anı anlamlandırmak üzerine kurulu olduğundan, geçmişin birikimi geleceğimizi şekillendirmemize, hayaller kurmamıza engel oluyor. Bütünü idrak etmek, olguları birbiriyle ilişkilendirmek bize anlamsız olarak dayatılıyor. Oysa yakın tarihe dahi baktığımızda kentler, şiddetin yaşandığı ve içselleştirildiği en öncelikli mekânlardır. 19. yüzyıl itibariyle işçi hareketleri ile birlikte birer çatışma alanı haline gelen kentler, sonrasında farklı bir şiddetin -"devlet" şiddetinin- görselleştirildiği (belki de gizlendiği) bir yapıya bürünmüştür. Bu tarihten sonra kentin organik yapısı bulvarlar, geniş caddeler, büyük meydanlarla hem iktidarın gösteri ve toplumsal denetim alanı haline getirilirken, hem de bu "güzelleştirme" çalışmaları ile kentin merkezi çalışan sınıfların yaşamlarına ve toplumsal mücadelelerine kapatılmıştır. "Diğerleri" için kent merkezi üzerinden teğet geçilen bir mekân haline dönüşmüştür. Tam da bugün yapılmak isteneni betimler bu durum. Kent merkezinde, şayet görünür olduğunda tedirginlik yaratan yoksulların dışarıya atılması, günü kurtarıcı bir çözüm olarak kimi kesimlerce öne sürülmektedir.

Aslında geçmişe bakmak, bugünü okumakta oldukça faydalı bir yol. Bugün postmodern hayatlar "an"ı yaşamak, teorileri ise bu anı anlamlandırmak üzerine kurulu olduğundan, geçmişin birikimi geleceğimizi şekillendirmemize, hayaller kurmamıza engel oluyor. Bütünü idrak etmek, olguları birbiriyle ilişkilendirmek bize anlamsız olarak dayatılıyor. Oysa yakın tarihe dahi baktığımızda kentler, şiddetin yaşandığı ve içselleştirildiği en öncelikli mekânlardır. 19. yüzyıl itibariyle işçi hareketleri ile birlikte birer çatışma alanı haline gelen kentler, sonrasında farklı bir şiddetin -"devlet" şiddetinin- görsel-leştirildiği (belki de gizlendiği) bir yapıya bürünmüştür. Bu tarihten sonra kentin organik yapısı bulvarlar, geniş caddeler, büyük meydanlarla hem iktidarın gösteri ve toplumsal denetim alanı haline getirilirken, hem de bu "güzelleştirme" çalışmaları ile kentin merkezi çalışan sınıfların yaşamlarına ve toplumsal mücadelelerine kapatılmıştır. "Diğerleri" için kent merkezi üzerinden teğet geçilen bir mekân haline dönüşmüştür. Tam da bugün yapılmak isteneni betimler bu durum. Kent merkezinde, şayet görünür olduğunda tedirginlik yaratan yoksulların dışarıya atılması, günü kurtarıcı bir çözüm olarak kimi kesimlerce öne sürülmektedir.

Aslında geçmişe bakmak, bugünü okumakta oldukça faydalı bir yol. Bugün postmodern hayatlar "an"ı yaşamak, teorileri ise bu anı anlamlandırmak üzerine kurulu olduğundan, geçmişin birikimi geleceğimizi şekillendirmemize, hayaller kurmamıza engel oluyor. Bütünü idrak etmek, olguları birbiriyle ilişkilendirmek bize anlamsız olarak dayatılıyor. Oysa yakın tarihe dahi baktığımızda kentler, şiddetin yaşandığı ve içselleştirildiği en öncelikli mekânlardır. 19. yüzyıl itibariyle işçi hareketleri ile birlikte birer çatışma alanı haline gelen kentler, sonrasında farklı bir şiddetin -"devlet" şiddetinin- görsel-leştirildiği (belki de gizlendiği) bir yapıya bürünmüştür. Bu tarihten sonra kentin organik yapısı bulvarlar, geniş caddeler, büyük meydanlarla hem iktidarın gösteri ve toplumsal denetim alanı haline getirilirken, hem de bu "güzelleştirme" çalışmaları ile kentin merkezi çalışan sınıfların yaşamlarına ve toplumsal mücadelelerine kapatılmıştır. "Diğerleri" için kent merkezi üzerinden teğet geçilen bir mekân haline dönüşmüştür. Tam da bugün yapılmak isteneni betimler bu durum. Kent merkezinde, şayet görünür olduğunda tedirginlik yaratan yoksulların dışarıya atılması, günü kurtarıcı bir çözüm olarak kimi kesimlerce öne sürülmektedir.

Her gün terörün lanetlendiği bir ülkede, şiddete dayalı milliyetçiliğin giderek güçlenmesi paradoksal değil tam da olağan bir süreçtir. Korkunun yaşamımızdaki en hâkim ideoloji haline gelmesinin bir ürünüdür.

Bir arada durabilmek için o kadar çok sebebimiz var ki…

Birgün -27.04.2007