Hülagu Bulguç

Hülagü Bulguç adını çoğunuz bilmiyorsunuzdur. 3 küsür milyonluk İzmirliden biriydi o. Adı sanı, bu ülke için nelere göğüs gerdiği, ayaklarını neden sürüyüp yürüdüğü bilinmeyen biri.

Ben, yaşamının kısa bir bölümünü biliyordum yalnızca. Soramamıştım kafamdaki birçok soruyu. Geçtiğimiz hafta yitirdiğimiz Hülagü Bulguç’un okul ve kavga arkadaşı olan Sayın Yavuz Önen’in bir yazısından kafamdaki soruların ayrıntısını öğrendim ama. Sayın Önen’in, Tire’de toprağa verilen Sayın Bulguç için yazdığı yazının bir bölümü şöyle:
“Hülagü Bulguç, bir devrimci, 68 kuşağı gençlerinden, ÖDTÜ Mimarlık Fakültesi Şehir Planlama bölümü mezunu. Mimarlar odası ortamında buluşmuştuk kendisiyle. Odanın merkez yönetiminde uzun yıllar görev yaptı. 60’lı yılların sonlarından itibaren “Bağımsız Türkiye” tezini savunduk birlikte. “Bağımsız Türkiye” diye bağırıyorduk yüzbinleri bulan kitlelerle. Hançerimiz yırtılırcasına “Kahrolsun Amerikan emperyalizmi” diye haykırıyorduk.
İzmir’de rıhtımda Amerikan denizcilerini denize dökenlerin arkadaşıydı. Hülagü, yüreğini bu ateşten yüreklerin yanına koymuştu. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan’ın idamını engellemek amacıyla cezaevinden kaçan Mahir Çayan ve arkadaşlarına yardım ettiği için 1971’de tutuklandı.
1972’de sorgulama timlerinden birinde Ankara’da uygulanan işkencede felç oldu. Sonra sağlığına biraz kavuştu ama ömür boyu sürecek sakatlık yaşadı. Olay açığa çıktığında gazetelerde ve mecliste günlerce konu olmuştu.
“Bağımsız Türkiye” diye bağırdıklarında ne kadar haklı oldukları bugün daha iyi ortaya çıkanlardan biri olan Sayın Bulguç’u yakından kendi bürosunda tanımıştım ilk kez. Öztürk Başarır beyle birlikte gitmiştik. CHP il örgütünün yerel yönetimler yasa tasarısına karşı oluşturduğu alternatif bir çalışmanın yürütücüleri durumundaydık. Birkaç kez o büroda oturduk, konuştuk, tartıştık. “Yüksek şehir plancısı” ünvanını taşıyan kartvizitini orada vermişti.
Sinir sisteminin neden böyle olduğunu, neden rahat yürüyemediğini Öztürk bey “içerdeyken olmuş” diye açıklamıştı yalnızca. Ama bu, “içerdeyken” sözü birçok şeyi anlatmıştı bana. Fazlasını, nasıl olduğunu, neleri yaşadığı soramamıştım artık.
Randevularına geç kalırdı, az da olsa. Taksiden inip Alsancak’taki bürosuna gelinceye kadar geçtiği 100-150 metrelik yolu aşması uzun bir zaman alıyordu. Biz o sırada, çayı demler, masayı düzenler, toplantıya hazır duruma getirirdik. Müzik CD’lerimizi değiş tokuş yapmıştık bir kez.
Tüm çektiklerine, tüm yaşadıklarına, bu ülke insanlarının kendisine tüm yaptıklarına karşın, ülkesine küsmemişti. Yaşamının her anında, gördüğü işkencenin sonuçlarını yaşamasına karşın, o daha da ülkesini seviyor, ülkesi için iyi bir şeyler yapma umudunu ve çalışkanlığını sürdürüyordu. “Daha iyi bir Türkiye” inancı, ülkesine karşı borçlu olduğu; ülkesi için daha çok çalışması gerektiği bilinci onu ayakta tutuyordu.

Gazete Yenigün