Hülagü Bulguç ve hukuk…

cengiz.turksoy@aksam.com.tr

Devlet, kurduğu ve işlettiği hukuk sistemiyle kendine özgü kimlik kazanır. Yazılı hukukta tanımlanmış ve karşılığında yaptırımı gösterilmiş eylemlere karşı yapılan -ya da yapılmayan- uygulamalar toplumla devlet arasındaki karşılıklı ilişkinin niteliğini belirler. İnsanlarımız, devlet bürokrasisi ile ilişkilerinde 'Ne o bana ilişsin, ne de ben ona' kararına boş yere varmamıştır. Halkımız bir takım olayları belki gerektiğinden daha uzun bir zamanda kavramaktadır ama kimilerinin dediği gibi hiç de aptal değildir. 'Yasalar karşısında herkesin eşit' olduğu söylense de, aslında 'gücü gücü yetene' anlayışının egemen olduğunu, hukuku işleten devlet bürokrasisinin herkesin eşitliği ilkesini pek umursamadığını çoktan kavramıştır; çünkü bu topraklarda yüzyıllardır bunu kavratacak çok şey yaşanmıştır.

Geçen hafta, basının ortak konularından birisi zamanaşımıydı. 18 bin insanımızı yitirdiğimiz 17 Ağustos 1999 depreminde yıkılan yapılarla ilgili olarak açılan davalar, aradan 7,5 yıl geçtiği için düşmüştü. Kocaeli Barosu Başkanı Ersayın Işık'a göre, sorumlular hakkında yaklaşık 2 bin 100 dava açılmış, bu davalardan bin 800'ü Af Yasası ya da başka hukuki boşluklar nedeniyle ceza takdiri yapılmadan sonuçlanmış, 300 davanın yaklaşık yarısında sanıklar için mahkumiyet kararı verilmiş ama verilen cezaların çoğu erteleme kapsamına girmiştir. Geriye kalan davalar da 16 Şubat 2007 akşamı dolan zamanaşımı süresi nedeniyle yargılama süreci son bulmuş; sistem, mağdurları değil, suçluları korumuştur. Deprem gibi bir doğal olayın afete dönüşmesine ve 18 bin insanımızın canını, yüz binlerce insanımızın malını yitirmesine; on binlerce ailenin dağılmasına yol açan sorumluların kurtarılmaları başka nasıl yorumlanabilir? Deprem davalarında varılan bu sonuçla, ülkemizdeki hukuk sistemi kendisine duyulan güvensizliği bir kez daha haklı çıkarmıştır.

Söz konusu güvensizliğin kaynaklarına bir başka örnek geçtiğimiz perşembe günü yaşama veda eden sevgili meslektaşım Hülagü Bulguç'un yaşam öyküsüdür. Kendisini 1976 yılında İzmir Nazım Plan Bürosu'nda staj yaparken tanımıştım. Kentin çağdaş gelişimi için çalışan plancı grubu içindeki pırıl pırıl şehir plancılarından biriydi. Sorunlara yaklaşımı ve çözüm önerilerindeki farklılıkla dikkatimi çekmişti. Hülagü Bulguç'un dikkatimi çeken bir başka özelliği de hareketlerini kısıtlayan bedensel sıkıntısıydı. Nedenini kısa süre sonra bir başka meslektaştan öğrenmiştim. Faşizmin 12 Mart döneminde gözaltına alındığında kendisine yapılan işkenceler sırasında sinir sistemi hasara uğradığı için felç olmuş; gördüğü tedavi sonrasında sağlığına kısmen kavuşabilmişti. O yine de şanslıydı; başka bazı arkadaşları ya işkencede ya darağacında ya da bir başka yerde kurşunlanarak can vermişti. Hülagü Bulguç'un gördüğü işkence 1973 seçimleriyle TBMM yeniden oluştuğunda açığa çıktı; hem basında hem mecliste günlerce konu oldu ama işkencecilere hiçbir şey olmadı, çünkü sistem, mağduru değil, işkencecileri korumuştu. Hülagü, vücudundaki hasarın sıkıntılarını yaşamı boyunca çekti ama bastonuna dayanarak güçlükle ayakta durduğu son günlerine kadar bile mesleki çalışmalarını sürdürdü. Yaşadığı sürece özlemi, depremlerin afete dönüşmediği kentlere ve hukukun her şeyin üstünde tutulduğu; insana yaraşır yaşam koşullarından ödün verilmeyen bir devlet sistemine kavuşmaktı.

Huzur içinde yat sevgili Hülagü; sen özlemine kavuşamadın ama bu ülkenin insanları bir gün mutlaka hepimizin özlemi olan insana yaraşır insanca düzene kavuşacaklardır.