Fayların intikamı acı olur

Şehir Plancıları Odası Başkanı mimar Necati Uyar 1999’dan beri deprem riskine karşı hiçbir çalışma yapılmadığını söylüyor:

Fayların intikamı acı olur

1999’dan beri birtakım yasal düzenlemeler, eksik olan jeolojik etütler yapıldı. Ama zaman geçtikçe unutmaya başlıyoruz ve yine eski alışkanlıklar ortaya çıkıyor.

Başlangıçta deprem risklerinin ortadan kaldırılması amacına yönelik olan kentsel dönüşüm maddesi daha sonra tamamıyla amacından saptı ve her iş için kullanılabilen bir yetki haline geldi.

SÖYLEŞİ

LEYLA TAVŞANOĞLU

TMMOB Şehir Plancıları Odası Genel Başkanı Necati Uyar yüz binlerin ölümüne neden olan 1999 depremlerinden hâlâ ders alınmadığını ve Türkiyede rant ve çarpık yapılaşma düzeninin sürdüğünü anlatıyor. Oda olarak rant amaçlı imar planlarına karşı dava açtıklarını ama bir iki ay içinde belediyelerin yeni kararları uygulamaya sokmaları nedeniyle yeni davalar açmak zorunda kaldıklarını söylüyor. Ülkede gözü dönmüşlük, arsızlık ve aymazlık öylesine boyutlara gelmiş ki Uyarın anlattıklarını dinledikçe ağzım açık kalıyor.

– Son zamanlarda özellikle yerbilimciler yeniden deprem felaketi tellallığı yapmaya başladılar. Sizce buna neden gerek duydular? Gerçekten yaklaşan bir deprem tehlikesi olabilir mi?

Şaka yollu söylemiştim, Mevsimi geldidiye. Yerbilimleri uzmanlık alanları 1999 depreminden önce çok da önemsenmeyen meslek grupları arasındaydı. 1999 depreminde yaşanan öyle büyük bir acı oldu ki o meslek grupları daha öne çıkmaya, dikkate alınmaya başlandı.

1999 depreminin önceki depremlere kıyasla farkı medyanın, özellikle televizyonun çok yaygın hale geldiği bir dönemde meydana gelmesiydi. Bir de insanlar bilmediklerini merak ederler. Dolayısıyla da anlatılan her şeyi dinlemeye, bunlara inanmaya başladılar. Yani, yerbilimcilerin söylediklerini dinlemek, öğrenmek isteyen insanların talebi arttı. Bu öğrenmek istediklerinin başında da fayın ne zaman kırılacağı, depremin ne zaman olacağıydı. Ben bu sözleri herhangi bir meslek grubunu karalamak için söylemiyorum. Ama özellikle kriz ortamında inşaat sektörünün durmasıyla başlayan bir süreç var. Bu bir pazarlama süreci. Bazı meslek grupları bu pazarlama sürecine alet olmaya başladı. Ya da korkular kullanılmaya başlandı, diyelim. Yani, insanları çıkarıp konuşturup ama gerçek yapılması gerekenleri yapmayıp belli dönemlerde bu korkuyu pompalıyorlar. Bu korkuların üzerinden de satışları gerçekleştiriyorlar. Bu bir pazarlama tekniği olarak geliştirilmiş olabilir.

Bu kentsel dönüşüm denilen uygulamalara baktığımızda şöyle bir olayla karşılaşıyoruz. İnsanların yaşadığı bir ev var. Dayanıksız olduğu gerekçesiyle o ev o kişinin elinden zorla alınıp yıkılıyor. O kişi borçlandırılıp ona yeni bir ev satılıyor. Bu da doğrudan piyasayı oluşturmaktan başka bir şey değil. Bu korkular pazarlamanın aracı olarak kullanılıyor. Oysa devletin görevi o dayanıksız olduğu söylenen evi sağlamlaştırma çalışmalarını yapmaktır.

– Peki, bunda yerbilimcilerinin suçu var mı?

Sanmıyorum. Asıl burada medya bu işlerin aracısı gibi davranıyor. Onları ekrana çıkarıp konuşturuyorlar. Yerbilimciler bilim insanları olarak görüşlerini söylüyorlar. Sorulara cevap veriyorlar. Sonuçta Türkiyede, İstanbulde deprem olacak. Kuzey Anadolu Fay Hattı tekrar kırılacak. Bunlar herkesin bildiği bilgiler.

Önemli olan bu tehlikelere karşı gereğinin yapılıp yapılmadığını konuşmaktır. Bilim insanlarının bu konuyu tartışması gerekiyor, kaç bina yıkılacağını, kaç kişinin öleceğini değil. Sadece korkulması gerektiğini söylediğiniz zaman da pazarlamanın aracı haline geliyorsunuz.

Depremlerden ders alınmadı

– 1999 depremiyle birlikte kentlerimizin plansız geliştiği, hatta fay hatları ve depreme duyarlı bölgelerin imara açıldığı ağır bir faturayla ortaya çıktı. Bu depremin üzerinden 11 yıl geçti. Kentlerimizin planlı gelişmesi için yasal bir önlem alındı mı? Yaşanan acılardan ders çıkarıldı mı?

Ders çıkarmak bir yana, 1999 depreminden sonra şöyle bir şey de oldu: Yapılaşmaması gereken alanlar yapılaşmaya açılmıştı. Olmaması gereken alanlarda planlar yapılmıştı. Bu planlar hâlâ iptal edilmedi. Üstelik tam tersi gelişmeleri yaşamaya başladık. 1999 öncesindeki verilere göre yapılaşmaya açılmaması gereken yasaklı olan yerler bile yapılaşmaya açıldı. Bırakın 1999dan sonra ders almayı ve oraları yapılaşmaya kapatmayı, daha önce yapılaşmaya kapalı olan alanlar yapılaşmaya açılmıştır. Kentsel dönüşüm adı altında Kuzey Ankarada yapılaşmaya açık olmaması gerektiği halde açılan alanlar buna bir örnektir. Yani olumluya gidiş yok. Fayla rant kavgasında ne yazık ki her zaman rant kazanıyor.

Ama sonuca baktığımızda da fay öcünü almıyor mu?

Fay öcünü alıyor. Ama olan da oralarda yaşayan insanlara oluyor. Bugün insanlar o parlatılmış, pırıl pırıl boyanmış yapılarda oturuyorlar. Ama sonuçlar çok ağır olacak. 1999’dan hemen sonra birtakım yasal düzenlemeler, eksik olan jeolojik etütler yapıldı. Ama zaman geçtikçe unutmaya başlıyoruz ve yine eski alışkanlıklar ortaya çıkıyor. Kocaelindeki, Yalovadaki bütün planlar değiştirilmiş, kat yükseklikleri azaltılmıştı, sanki sorun sadece kat yüksekliğindeymiş gibi…

Depremden hemen sonra uzmanlar her zeminin özelliğine göre yapının üretilmesi gerektiği konusunda görüş bildirdiler. Bu doğru bir tespitti. Ancak bu sefer bu gerekçe gösterilerek katlar yeniden yükseltildi. Başka önlemler alınmadı. Yapı denetleme sistemi adı altında bir özelleştirme sistemi getirildi. Bu da amacından tamamıyla uzak, yapıyı yapanın denetleme parasını verdiği bir sistem. Çok garip ve gerçek denetimi sağlayamayan bir uygulama.

– Yani sonuçları açısından 1999dan sonra yapılan düzenlemeler pek de umut verici değil mi?

Değil. Afetlerden sakınılması nasıl plan kararı haline getirilmesi gerekirken bol bol konuşuldu. Kocaman raporlar yazıldı. Ancak bu raporların sonucunda yapılan hiçbir şey yok. Başlangıçta deprem risklerinin ortadan kaldırılması amacına yönelik olan kentsel dönüşüm maddesi daha sonra tamamıyla amacından saptı ve her iş için kullanılabilen bir yetki haline geldi. Belediye başkanlarına planlardan, zemin etütlerinden bağımsız, istedikleri yerde istediklerini yapmalarının önünü açtı.

Fay hattının yakınında hatta üstünde yapılaşmaların önünün açılması çok tehlikeli. Bir taraftan politik taviz, bir taraftan rant işin içine girdiği zaman depreme karşı gerekli önlemlerin alınması olanaklı olmuyor.

Plansızlık rantın kaynağı

– Bu plansızlık insanlara nasıl kazanç sağlıyor?

Planlama kararı kullanılarak bir plansızlık ortamı yaratılıyor. Yani tek bir elde toplanması gereken plan kararları ne sektörel olarak verilebilir kararlardır ne de kişiye ya da kuruma bağlı olarak değişmesi gereken kararlardır. Ama Türkiyede baktığımız zaman, Özelleştirme İdaresi özelleştirilecek tesislerin plan kararını verir, Turizm Bakanlığı turizm alanlarıyla ilgili kararlar alır, Sanayi Bakanlığı sanayi alanlarını planlar. Belediyelerin ve diğer kurumların dışında her tür kurumun planlama yetkisi var. Bu da yarattığı karmaşayla plansızlığı doğuruyor.

Plansızlığın, yani yetkinin bu kadar kolay el değiştirip kullanılmasıın en önemli amacı rantın kime gireceğini, kime yönlendirileceğini ve kimin karar vereceğini belirleyen bir sistemdir. Bilimsel, teknik kriterlere bağlı olarak karar verilmesi tek elden plan yapılmasıyla mümkündür. Ama bu şekilde yetkiyi çeşitlendirip çoğalttığınızda plansızlığı planlama kararı haline getirirsiniz. Bugün bulunduğumuz noktanın yarın kim tarafından planlanacağına dair hemen her an bir yetki kullanımı mümkündür. Yasayla verilmiş yetkiyi kurumlar dilediği zaman kullanıyor.

Örneğin, yer seçimi yaparak herhangi bir alanı ertesi gün organize sanayi alanına dönüştürmek mümkündür. Özelleştirme kararı alınarak ertesi gün yetkinin el değiştirmesi olanaklıdır. 73. maddede yapılan düzenlemede olduğu gibi Büyükşehir Belediye Başkanının istediği her alanı kentsel dönüşüm alanı ilan ederek oradaki mevcut plan kararlarını hiçe sayan, yapılaşma katlarını 10 kat, 20 kat arttıran, dolayısıyla rantını 10, 20 kat arttırabilen kararları aldırması mümkün oluyor.

– Yani bu tam anlamıyla bir soygun ve talan düzeni mi?

Birden zengin olmanın, birden büyük paralar kazanmanın önünü açan bir sistem. Dediğiniz gibi ortaya çıkan soygun ve talan düzenidir. Şehir plancıları, mimarlar da bugün gelinen noktada böyle bir düzenin içinde, bunun araçları oluyor. Yani gidiş kötü.

Planlama kararlarının ranttan etkilenmeyecek, rantın baskısı altında olmayacak kamu görevlileri tarafından yapılması gerektiğini savunduk. Bunun özel sektöre verilmesi yanlıştır. Ancak son yıllarda öyle gelişmeler yaşamaya başladık ki, kamuda verilen kararlar özel sektörün çok daha ötesinde, kötü kararlar olmaya başladı.

Kaynak: Cumhuriyet  – 26.09.2010 {nomultithumb}