BOYUN EĞME: SUÇLU SEL Mİ, BU DÜZEN Mİ?

 02.02.2020 tarihinde İzmir’de yaşanan sel felaketine ilişkin “Boyun Eğme”  dergisi ile röportaj yapılmıştır. 


İzmir’de son yaşanan sel olayı özellikle hangi bölgeleri etkiledi? Buralarda nasıl bir kentsel planlamanın ya da plansızlığın izleri var?

Yönetim Kurulu: İzmir’de yaşanan selde, kent içerisinde kalan neredeyse tüm derelerin taştığını belediye yetkilileri de dile getirmişti. Önemli ulaşım bağlantıları üzerinde yer alan alt geçitler tamamen kullanılamaz hale geldi. Birçok mahallede evler ve dükkanlar sular altında kaldı. Özellikle yol seviyesi altında yer alan dükkan ve evlerde ciddi hasarlar meydana geldi. Peki tüm bunların sorumlusu kim? Derelerin veya yapıların tasarımlarına ilişkin sorunlardan bahsedilebilir ancak bir doğa olayının bu denli bir afete dönüşmesini kent politikaları bağlamında tartışmak daha doğru olur. İdareler yağan yağış miktarı üzerinden savunma yapmak yerine kentleşme politikalarını tartışırlarsa eğer konuyu daha sağlıklı tartışıp, çözümler üretebilirler. Kentleşmenin sermaye talepleri doğrultusunda şekillendiği ülkemizde yalnızca İzmir değil tüm kentlerde önü alınmayan bir betonlaşma süreci yaşanmaktadır. Kentleri birer beton yığınına dönüştüren bu anlayış bilimi, doğayı, toplum yararını önemseyen bir planlamayı değil, kuralsızlığı, plansızlığı ve toprak parçasından elde edilecek maksimum karı gözetmesinden kaynaklanmaktadır. Kentlerimizde suyun karışabileceği toprak parçası  kalmamış durumdadır. Bir miktar olağanın üstünde karşılaşılan yağışlarda ise toprakla buluşamayan su evimizi, dükkanımızı, canımızı almaktadır. Bu durum tıpkı Sisam Adasında meydana gelen depremin İzmir üzerindeki yıkıcı etkisinde görüldüğü gibi kentimizin doğal olaylar karşısında ne kadar dirençsiz olduğunu açıkça göstermektedir. 

Bu dirençsizliğin kaynağı ise doğa değil, bizzat kentlerimizi bu hale getiren kent politikalarıdır. Suçu doğaya atmak, dışsal bir nedene havale etmek ve yaşanılanın olağan dışı bir yağıştan kaynaklandığını söylemek bu anlamda gerçekleri örtmektedir. Yalnızca gerçekleri örtmekle kalmayıp kent politikalarındaki yaklaşımın değişmeyeceğinin de sinyali verilmektedir. Birkaç güncel örnekten bahsetmekte fayda var. Bakanlığın deprem sonrasında belirlediği rezerv alan, İzmir’de 1995 yılında meydana gelen sel felaketi sonucu yitirdiğimiz 65 vatandaşımızın 58’i  Laka Deresi Havzası’ndan gelen sellere kapılarak hayatını kaybetmiştir. Sonrasında bu alanın rehabilite edilmesi yönünde kamu kaynakları harcanarak yüzeysel akışın bertaraf edilmesi için ağaçlandırma, teraslama gibi çalışmalar yapılmıştır. Sanki bu olay olmamışçasına deprem gerekçesiyle evini kaybeden vatandaşlar için bu bölgede konut yapılması için alelacele bölgenin orman vasfından ve doğal sit alanı içerisinde kalan kısmının kaldırıldığı ve sonrasında ise imar planları onaylandı. Yerel yönetimler bu sürece dair en ufak bir itirazı dile getirmedi. Vatandaşlar, bir felaketten kaçarken başka bir felakete sürülmektedir! 

02.02.2020 tarihinde kent genelinde yaşanan yağış nedeniyle kimi noktalarda gerçekleşen sel olayında birçok altgeçit sular altında kalmış ve ulaşım bu bölgelerde tamamen kilitlenmişken ve uyarılara rağmen belediyenin yeni altgeçit projeleri ihaleleri yapılmak üzere beklemektedir. İzmir’de yaklaşık 730.000 konut fazlası varken hala müteahhit karına odaklanan kentsel dönüşüm veya yenileme politikaları gündeme getirilmeye devam etmektedir. 


İzmir’de son yıllarda yazboz tahtasına dönen imar planı değişiklikleri sadece sel değil deprem sonrasında da çok konuşuldu? Planlarda nasıl değişiklikler yapıldı ve yapılan bu değişikliklerin sonuçlarını nasıl yaşıyoruz ve bizi nasıl sonuçlar bekliyor?

Yönetim Kurulu: Sık sık plan değişikliklerinin yapılması aslında bir kentin planlamaya ne kadar sadık kalmadığının göstergelerinden birisidir. İzmir’de her ay neredeyse onlarca plan değişikliği yapılmakta ve bunların bir kısmı yapı ve nüfus yoğunluğunu artıran nitelikteki işlemlerdir.  Bu değişikliklerin önemli bir kısmı ise mülk sahiplerinin ve müteahhitlerin talepleri ve çıkarları doğrultusunda yapılmaktadır. Değişiklikler bu anlamda birilerinin zenginleşmesine neden olurken kentteki yaşam kalitesinde ise bir yoksunluğu beraberinde getirmektedir. Öte yandan kamu kaynaklarının da toplumun genel çıkarı yerine bir avuç sermayedarın çıkarı için kullanıldığına tanık oluyoruz. Yoğunluğun artması bir sonuç olarak plansızlığa götürmekte, altyapı yetersizliklerine, sosyal donatı eksikliklerine, trafik gibi kentsel sorunlara neden olmaktadır. Tüm bu sorunların yanında doğa olayları karşısında da kentlerimizi dirençsiz hale getirmektedir. Bu yaklaşımın terk edilerek şehircilik biliminin evrensel kabulleri doğrultusunda bütüncül bir yaklaşımla üst ölçekten alt ölçeğe bütün plan kararlarının yeniden ele alınması gerekliliği önümüzde durmaktadır.

Sözün özü kentlerimizin toplum ve doğa yararı dikkate alınarak planlanması mümkündür! Sermayeye can suyu olarak sunulan büyük ölçekli kentsel projelere (çoçuklarımızı dahi borçlandıran projeler) ayrılan kamu kaynakları ile kentlerimizde var olan sorunların önemli bir kısmının çözülebileceği tartışmasız bir gerçektir.