Biz “böyle” olursak

Hasan Tahsin

 

Kerkük meselesi her geçen gün başımızı daha çok ağrıtıyor ama galiba “büyüklerimizin”(!) meşguliyet alanları içine girecek kadar önemli bir konu değil. Biraz önemli olsaydı hiç Barzani denen adam bu kadar küstahça, bu kadar nankörce konuşacak cesareti bulabilir miydi? Ardına saklandığı üç beş kovboydan aldığı sanal güçle, devlet deneyimi bin yılı aşmış Türkiye’ye böylesine kafa tutabilir miydi?

Ama bizim güya liderler öylesine kendi dertlerine düştüler ki; bir baldırı çıplağa şöyle “hep birlikte” yanıt verecek birlikteliği sergilemiyor. Biz de yaklaşan 23 Nisanlardan, 19 Mayıslardan bahsediyoruz habire.
Oysa Türk tarihini masala, biricik liderimizi de “nostaljik masal kahramanına” çevirmişler! Tarihsel doğrular “işe gelmediğinden” yok sayılmış, toplumsal beraberlik “tehlikeli” diye korkulmuş. Medya denen hain canavar “olması gerekeni” değil “oldurulmak isteneni” dayatıyor anlatıyor. Hem de o “boyalı tipler” aracılığıyla.
Ne acayip bir millet olduk. Sanki bilim kurgu filminin, genetik mutasyona uğramış figüranlarıyız biz. Eh koskoca Türkiye’de durum böyle olunca, bir zamanlar hayatını Türkiye Cumhuriyeti pasaportuna borçlu bir unutkan nankör, çıkıp “hava atabiliyor”! Yazıklar olsun. Oysa örneğin Türkiye televizyonları bir araya gelse, AB’den maaş almayan onurlu tarihçileri toplaşsa bize 5 Haziran 1926 tarihli Ankara Antlaşması’nı anlatsa… “Misak-ı milli’nin” bir hikâye değil bir gerçek olduğunu tüm dünyaya haykırsak…
Ben de “çok” oluyorum değil mi? Ne işim var Barzani ile ABD ile falan
Otur evinde, izle magazinleri, üzül ayrılanlara, aldatılanlara gitsin…
“İstemezükçülük” üzerine
Türk tarihinde pek meşhurdur bu söz. Bir yenilik hareketi olduğunda, rahatları kaçacak soytarılar hemen “kazan kaldırırlar” ve bu yeniliği illaki dini, milli bir mele haline sokar ve maşa olarak kullandıkları cahil kitleleri yenilik yapacak zihniyetin karşısına dikerler “istemezüüüüüük” diye bağırtırlarmış. Bazen bu kitleler öylesine kışkırtılır ve zalimleştirilirmiş ki; koskoca padişahlar bile bu cahil cellâtların elinden kurtulamamış.
III. Selim, Genç Osman gibi…
“İstemezük” lafının tarihteki karşılığı cehalet, kullanılmışlık, zalimliktir. Halk her zaman bu “istemezükçülerin” elinden çekmiş, ızdırap görmüştür.
Lakin yıllar geçmiş. Anadolu’nun en batısında, aydınlığın ve uygarlığın yüreğinin attığı İzmir’de de bir “istemezükçülük” çıkmış.
Ya da öyle olduğu iddia edilmiş. Oysa bu kez “istemezükçü” diye itham edilenler bu halkın en yetişmiş, alanlarında en uzman, en duyarlı, en toplumcu insanlarıymış. Mimarlarmış, şehir plancılarıymış, mühendislermiş, ziraat âlimleriymiş. Yani cahil değillermiş. Lakin bu aydınlık yürekli, adam gibi bilim insanlarına “istemezükçü” diyenlerle, tarihte cahilleri “doğru” bir şeyler yapanlara karşı kışkırtanlar arasında korkunç bir benzerlik varmış. Tarihte “yenilik” yüzünden çıkarları bozulacaklar, rahatı kaçacaklarla bugün aydınlara “istemezükçü” diyenler sanki hep aynı ailenin kuşaklarıymış. Ama “aydın insanlar” o kadar aydınlıkmış ki, kendilerine “saldıranlara” bile hep uygarca yaklaşmaya, bilgilendirmeye çalışırlarmış.
Bunları yazdım çünkü kahroluyorum. İzmir’in alanlarında uzman odalarına, insanlarına reva görülen bu dışlamaların faydasını kimler görüyor biliyorum. Güçlerini sadece ranttan alan bu çevreler, kent gelişimini de yurttaşlık haklarını da önemsemiyorlar aslında. Tek dertleri cüzdanları. EXPO’da bunca laf edenlere bakıyorum da biri bile anlattığı konuda uzman değil. Oysa meslek odaları bu EXPO işine girselerdi, kimse kimseyi kandırmayacaktı. Belki İnciraltı hiç olmayacaktı. Ama diyorum da madde manayı tutsak ettiğinden beri şeytan gözümüze hep melek gibi görünür oldu.
Ama bilesiniz ki; bilime, bilgiye “saldıranlar” hiç hayır etmez. Lakin faturalarını ödemek hep “hepimize” düşer!
Tüm medya birleşip, doğru olan doğrunun soluğunu kesmeye kalksa da, kapı kapı dolaşır yine bilim insanlarını yüzlerini yere eğdirmem.
Bilimden ve bilgiden kopuş, felaketin başlangıcıdır çünkü!
AYKOME ve Vali Bey’e havale!
Daha önce de yazdım. “İnsan” yanıt verirdi. Demek ki; gerçekten “uzaylı” bu AYKOME! Bir yandan doğalgaz çalışmaları, diğer yandan jeotermal ve başka kurum çalışmaları artık sinir bozucu düzeye geldi. Tamam, halk kimsenin umurunda değil. Lakin “her kuşun da etinin yenmeyeceğini” herkese bir kez daha hatırlatıyorum.
Pazar günü saat 9 civarında Balçova’dan bir telefon aldım. Timurlenk Sokak civarında bir tartışma yaşanmış. Hem de 8.30’da. Vatandaş o kadar çaresiz ki; aklına ben geliyorum. Düşünün artık siz “halkçılığı” falan. Pazar günü dinlenme günüdür.
Hem de tek dinlenme günü. İnsanlar biraz daha fazla uyumak isterler. Huzur içinde kalkıp aile birlikteliği içinde kahvaltılarını yapmak isterler.
Ama bu ne Bornova’da ne de Balçova Timurlenk Sokakta mümkün olmadı bu pazar. Üstelik taşeron firmaların küstah elemanları resmen terör estirdi. Balçova’da kazma makinesi sesleriyle yataklarından 8 buçukta fırlayan vatandaşlar, soluğu çalışma yapanların yanında almışlar. “Yetkili” aramışlar, yok. Kendini yetkili diye tanıtan birine bu saatte bu çalışmayı yapma yetkileri olup olmadığını sormuşlar.
Kendini “yetkili vekili” diye tanıtan küstah şahıs “ne şikâyet ediyorsunuz tabii iznimiz var Vali verdi bu izni, size mi soracacağız?” demiş.
Vali Kıraç’ın işi gücü bırakıp böyle saçma sapan bir izinle uğraşmayacağını biliyorum. Bu talihsizlik olsa olsa uzaylı AYKOME’nin işidir. Bir kez daha soruyorum bu AYKOME’cileri. Kim bunlar, kim? Öğrenince hepsinin evinin önüne gidip sabahın köründe hem de pazar günü teneke çalacağım. Yeter artık.  
Yayın yoluyla İzmir Valisi Cahit Kıraç’a arz olunur!
Yenigün – 09.04.2007