AFETE YAKLAŞIMDA KADERCİ VE VURDUMDUYMAZ ZİHNİYET DEVAM EDİYOR

TMMOB Şehir Plancıları Odası Genel Merkezi, 17 Ağustos 1999'ta yaşanan depremin yıl dönümü dolayısı ile bir basın açıklaması yaptı:

"AFETE YAKLAŞIMDA KADERCİ VE VURDUMDUYMAZ ZİHNİYET DEVAM EDİYOR"

17 Ağustos 1999 Depremi'nin üzerinden sekiz sene geçti. 17 Ağustos Depremi'nden uzaklaştıkça büyük Marmara Depremi'ne yaklaşıyoruz. Ülkemizde birinci derece deprem bölgelerinde yaşayan nüfus giderek artıyor. Plansız kentleşme ve kaçak yapılaşma yaygınlık kazanıyor. Bu süreç sonunda kentlerimiz özgünlüklerini yitiriyor, birbirlerine benzeşerek kimliksizleşiyor, yaşanılabilir mekânlar azalıyor ve var olan riskli, dayanıksız konut çevrelerine yenileri ekleniyor.

Kaderci ve vurdumduymaz zihniyet mevcut çarpık yerleşme düzenini devam ettirmekte ve afet risklerini artırmaktadır.
1999 depremlerinden bugüne kadar bilim insanları, İstanbul başta olmak üzere, Türkiye ekonomisinin önündeki en büyük tehlike olan Marmara Depremi'nin gerçekleşme olasılığı, büyüklüğü, Kuzey Anadolu Fay Hattı'nın hareketleri üzerine ciddi araştırmalar yapmakta, elde edilen bulguları kamuoyu ile paylaşmakta ve uyarılar yapmaktadırlar. Bilim insanlarının defalarca yaptıkları bu uyarılar afet ve şehircilik sorunlarından sorumlu kuruluşlarca dikkate alınmamakta, vurdumduymaz yaklaşımlar sürdürülmektedir. 1999 depremlerinden bu yana geçen 8 sene içinde, sorumlu kuruluşlara egemen olan bu kaderci zihniyet bilim insanlarını da bıktırmış, toplum menfaatine yapılan araştırma ve çalışmaları değersizleştirmekten hiç çekince duymamışlardır.

Son dönemlerde ülke gündeminde yoğun tartışılmakta olan, başkent Ankara'da Belediye eliyle yaratılan susuzluk sorunu da bu kaderci vurdumduymaz yaklaşımın somut sonuçlarından birisidir. Geleceği öngöremeyen belediye yönetimi, fizibilitesi olmayan plansız, programsız savurgan harcamalar ile içme suyu altyapısına yatırım yapmayı ihmal etmiştir. Bu gün sorunla karşılaşıldığında ise "Allah isterse susuzluk yok olur" benzeri beyanatlar ile kaderciliğin arkasına sığınılmış ve sorumluluktan kurtulmaya çalışılmıştır. Yaşanılan susuzluk sorununun nedeni olarak küresel ısınmayı bahane ederek kendi kusurlarını örtbas etmeye çalışmaktadırlar. Bu düşüncedeki yöneticilerin deprem sorununa yönelik tedbir almayacağı açıktır. Tehlike büyüktür. Tehlike ve riskler, Ankara'nın susuzluk örneğinde olduğu gibi vurdumduymaz ve kaderci yönetim zihniyeti ile daha da büyümektedir.
1999 depremlerinden bu yana risklerin azaltılması için yerel ölçekte birkaç olumlu çabanın dışında merkezi ve yerel yönetimler ciddi bir girişimde bulunmamışlardır. Dünya Bankası'na borçlanıp güdümüne girilerek parçacı projelerle göstermelik uygulamalar yapılmaktadır.

Diğer yandan Hükümet bu sene sanki deprem tehlikesi ortadan kalkmış ve riskler yok edilmiş gibi davranarak Ulusal Deprem Konseyi'ni kapatmıştır. "Deprem Zararlarını Azaltma Ulusal Stratejisi" çalışmasıyla UDK, deprem tehlikesi karşısında Bakanlıkların, DPT'nin yapamadığı uyarıları ve alınması gerekli önlemleri ve öncelikli eylemleri tanımlamıştır. Afet sorunlarına karşı bağımsız bir ulusal kurum olan UDK'nın kapatılması talihsiz bir girişim olmuştur. 1999 depremleri gibi UDK'nın da kapatılması da unutulmaya başlanmıştır.
Afet ve şehircilik konularından sorumlu kurum ve kuruluşlar ise görevlerini afetler oluştuktan sonra kurtarma ve yardım işleriyle sınırlamakta, önceden alınması gereken tedbirleri göz ardı etmektedirler.

Deprem ve diğer doğal afet tehlikelerinin yüksek olduğu kentlerimizdeki riskler ciddi olarak artıyor.

Güvensiz Yapı ve Kentsel Doku Riskleri: Konya, Diyarbakır, İstanbul/Zeytinburnu örneklerinde karşılaştığımız gibi yapılarımız, apartmanlarımız ruhsatlı olsun olmasın deprem olmadan da kendiliğinden yıkılıyor, insanlarımız yaralanıyor, hayatlarını kaybetmeye devam ediyor. Konutlarımızın ve iş yerlerimizin birçoğu hala düşük standartlı ve güvensiz yapılardan oluşmakta, yatay ve düşey yüklere karşı hala dirençsiz inşa edilmekteler. Gerçek anlamda nitelikli bir inşaat denetimi yapılamamaktadır. Başta metropol kentlerde olmak üzere yapıların birçoğunun belediyelerde kayıtları bile bulunmamaktadır. Kaçak yapılaşma gizli ve açık yollarla devam etmektedir. Oy beklentilerine dayanan af söylentileri ile birlikte yasa tasarılarının maddeleri arasına kaçak yapılara gizli aflar getirilmeye çalışılmaktadır. Kaçak yapılaşma bu söylentilerle hızına hız katmakta, konutlarımız ve çalıştığımız işyerlerinin içinde bulunduğu yapılar ve yapıların hiçbir kural tanımaksızın oluşturdukları güvensiz ve sağlıksız yapı dokuları olası afet risklerini artırmaktadır.

Kent İçindeki Tehlikeli Kullanım Riskleri: Yaşadığımız mahalleler içinde yer alan tüp gaz depoları, gaz ve akaryakıt istasyonları, yanıcı, patlayıcı ve zehirleyici maddelerin ticaretinin yapıldığı işyerleri plansız, kontrolsüz bir biçimde faaliyet gösteriyor. Birçoğu kaçak yapılaşmış alanlarda yer alıyor. Bazıları ise imarlı konut alanlarında belediyelerin zafiyetlerinden ve yetersiz denetim mekanizmalarından yararlanarak faaliyet gösteriyorlar. Tehlikeli kullanımların insan ve çevre üzerinde yarattığı riskler ciddi seviyelere çıkıyor. Deprem tehlikesine, insan eliyle yaratılan yangın ve zehirlenme tehlikeleri de eklendiğinde olası bir felaketin olumsuz etkileri artıyor.

Kullanımlar ile Yapılar Arasındaki Uyumsuzluk Riskleri: Konut yapıları içinde açılan işyerlerinin bazıları özellikle konut yapılarında projesiz ve ruhsatsız tadilatlar yapılarak yapıların taşıyıcı sistemlerini zayıflatmaktadır. Geniş mekânlara gereksinim duyan salonlar, atölyeler gibi bazı kullanımlar konut yapıları içinde faaliyet göstermekte ve konutların taşıyıcı sistemlerini kaçak tadilatlarla zayıflatarak depremlere karşı savunmasız bırakmaktadır. Belediyelerde gerçek bir inşaat denetim sisteminin bulunmayışı bu tür kaçak tadilatların da denetimsiz kalmasına ve artmasına neden olmaktadır. Bu tür kullanım-yapı uyumsuzlukları, metastaz yaparak konut yapılarını ve kentsel dokuları tahrip etmekte ve kentsel riskleri artırmaktadır.

Açık Alan Yetersizliklerinin Oluşturduğu Riskler: Kentlerimizde 1999 depreminden sonra gerçekleştirilen yasal düzenlemeler ile kentsel açık alan standartları kişi başına 10 m2 ye yükseltilmiştir. Konut mahallelerimizde parklar, çocuk oyun alanları gibi açık alanları yok denecek kadar azdır. Bu açık alanlar hem çağdaş kentlerin bir göstergesi olarak kaliteli bir yaşam çevresi sunar, hem de deprem gibi doğal afetler sonrasında birer sığınma ve toplanma alanı olarak işlev görürler. Kentlerimizdeki yapılar ve yapı dokuları rant amaçlı olarak açık alanlar aleyhine yoğunlaştırılmıştır. İnsan ve konut yoğunluğu arttıkça zaten yetersiz olan açık alanlar daha da azalmakta ve açık alan eksikliklerinden kaynaklanan riskler de artmaktadır.

Ulaşım Sistemindeki Yetersizliklerin Oluşturduğu Riskler: İçinde yaşamaya mahkûm olduğumuz aşırı yoğun ve güvensiz konut mahallerinde yollar dardır ve otomobillerin park etmesi nedeniyle yollar neredeyse geçilmez hale gelmiştir. Deprem sonrasında yolların kurtarma, acil yardım işleri için kullanılması ve tahliye koridorları olarak kullanılabilmesi önemlidir. İstanbul'da tahliye koridoru olarak saptanan ve park yasağı konulan bazı ana yollar denetimsizlik ve kaderci zihniyet nedeniyle park eden araçlarla dolmakta acil bir durum ortaya çıkmadan bu yollarda tıkanmalar oluşmaktadır. Acil durum yolu olarak işaretlenmiş bu yollardaki düzenlemeler göstermelik bir uygulama olmaktan öteye geçememiştir. Zaten yetersiz olan ulaşım ağı üzerindeki bu tür denetimsizlikler ulaşım risklerini daha da artırmaktadır. Diğer taraftan bazı belediyelerin hiçbir açık alan yaratmadan ve yeni yollar açmadan yaptıkları kat artışları riskleri katlayarak artırmaktadır.

Kentlerimizdeki insan hayatı üzerindeki riskler yukarıda saydığımız risklerle sınırlı değildir. Acil durum sonrasında görev yapacak kuruluşların yetersizlikleri, tarihi ve kültürel varlıklarımız üzerindeki risklerin azaltılması da çözüm beklemektedir.

Bu risklere bir de merkezi ve yerel yönetimlerin afet ve şehircilik sorunlarını çözmekteki kapasite yetersizliklerinden oluşan riskleri ve eskimiş afet ve imar mevzuatının zafiyetlerinden oluşan riskleri de eklemek gerekir.
Çözüm Şehir Plancılarının Söz Sahibi Olduğu Risk Yönetim Sisteminin Oluşturulmasında ve Planlamada Aranmalıdır.

Odamız bugüne kadar deprem ve afet sorunları konusunda, kamuoyunu bilgilendirmekte ve sorumlu kuruluşlara uyarılar yapmaktadır. Afet ve şehircilik sorunları ciddi boyutlara gelmiştir. Yerleşmelerimizde riskler artmıştır. Doğal afet tehlikelerinin ve yerleşmelerimizin yapısal özelliklerinden kaynaklanan risklerin bertaraf edilmesi için ülkemizde çağdaş bir "risk yönetim" sisteminin oluşturulmasını ve yerleşmelerimizin risklerden arındırılması için bölgesel ve kentsel ölçeklerde acil olarak "sakınım planları"nın hazırlanmasının zorunlu olduğunu bir kez daha ısrarla vurgulamak isteriz.
Hükümet afet ve şehircilik sorunlarına çözüm getiremeyen başta İmar Yasası olmak üzere şehircilik mevzuatının yenilenmesi konusunda adım atmamakta, 1984 de kapatılan İmar ve İskan Bakanlığı yerine şehircilik sorunlarının çözümünden sorumlu ulusal düzeyde bir kurumsal yapı oluşturmamaktadır.
Şehir Plancıları Odası olarak 1999 depremlerinin 8 inci yılında giderek yakınlaşan deprem tehlikesi, artan riskler ve ağırlaşan şehircilik sorunları karşısında bütüncül bir "Şehircilik Reformu'nun kaçınılmaz olduğunu bir kez daha hatırlatmak isteriz.

Afet tehlikesinin yarattığı sorunların temelden çözümü ancak, "Şehircilik Reformu" kapsamında ülkesel, bölgesel ve kentsel ölçeklerde risk yönetimi modellerinin oluşturulması ve Şehircilik kurumlarının, yasal çerçevenin ve mali olanakların yeniden yapılandırılması ile mümkün olacaktır.
Saygılarımızla

TMMOB Şehir Plancıları Odası
Yönetim Kurulu