“AÇIKLANAN REZERV ALANIN BİLİMSEL DAYANAKLARI KAMUOYUYLA ACİLEN PAYLAŞILMALI”

Cumhuriyet Halk Partisi tarafından haftalık çıkartılan “Belediye” bülteninde, İzmir’in kentleşme sorunlarına ilişkin iletilen sorulara meslek odamız adına TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şube Yönetim Kurulu Üyesi Memnune Bahçivan tarafından yanıt verilmiştir.

SORU: İZMİR’İN PLANLAMA AÇISINDAN AFETLER KARŞISINDAKİ EN BÜYÜK HANDİKAPI NEDİR?

Depremlerle yıkılıp, tekrar defalarca kurulmuş bir şehir İzmir. Böyle olunca da, jeolojik durum, zemin yapısı, yapı envanteri gibi planlamanın temel girdilerinin önce tespit edilmesi, deprem master planının güncellenmesi, ardından da bu değerlendirmelerin toplumcu bir yaklaşım ile plan kararlarına yansıtılması gerekli. Ancak, süreç içerisinde, halkın sağlığına ve güvenliğine değil, öncelikli olarak kâra odaklanan ve sermaye çevrelerinin taleplerine göre şekillenen bir planlama yaklaşımının baskın olduğunu görüyoruz. 

Somut olarak, özellikle, 1984 yılındaki imar affıyla oluşan bölgelerdeki erişimi sınırlandıran dar, uzun sokakların, yetersiz donatı alanları ile açık alanların varlığının, son imar barışı ile yapı kayıt belgesi alan 800.000’i aşkın kaçak yapının, yapı yoğunluğunun yüksek bölgelerin, yapı ve yollarla kapatılmış dere yatakları / su yollarının varlığı, felaketin boyutlarını arttırabilecek önemli riskler. Bu riskleri gidermek için kullanılabilecek kamu mülklerinin azlığı ve mevcut olanların da özellikle son yıllarda hız kazanan satışları, planlama açısından elimizi oldukça zayıflatan bir durum. 

SORU:  DEPREMDE EN BÜYÜK ZORLUK NERELERDE YAŞANDI VE NEDEN?

En büyük zorluk Bayraklı ve Bornova sınırları içinde, zemine uygun olmayan yapıların bulunduğu yerlerde yaşandı. Ayrıca, Karşıyaka’nın, zemin yapısının sağlam olmadığı, denize yakın kısımlarındaki eski yapıların da etkilendiğini biliyoruz. Bayraklı’da yıkılan binalara bakıldığında; 1980 li yıllarda jeolojik etüt yapılmadan hazırlanan planlar ile bu alanlara yapılaşma hakkı tanındığını, zemin yapısı incelenmeden de binaların yapıldığını görüyoruz. 

İster dikeyde ister yatayda olsun, bir kentin planlanmasında yapı yoğunluğuna dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Yapı yoğunluğu dediğimiz şey; yani metrekareye düşen bası / ağırlık denilebilir. Planlamada, bu yoğunluğun belirlenmesindeki en önemli etmenlerden biri zeminin niteliği: Yani belirlenecek yoğunluğu taşıyıp taşıyamayacağı. 

Yıkımın ve hasarın daha büyük olduğu bölgelerin, zemin etüdü yapılmadan planlanan bölgeler olması bir rastlantı olmasa gerek. Öte yandan, 2000’lerin ortasına kadar jeolojik etüt olmadan planların yapıldığı örnekleri biliyoruz ki, bu durum, başka bir tehlikeyi ortaya koyuyor. Karşıyaka ve Alsancak’ta, özellikle tarihsel olarak deniz girinti alanı içerisinde kalan bölgeler ile sıvılaşma oranının yüksek olduğu bölgelerde de hasarların olması, bu endişemizi arttırıyor. 

Ne ironiktir ki, depremde, afet anında hızlıca koordine olması ve topluma hizmet sunması beklenen kamu binalarında da hasarlar oldu. Bunu da, ayrıca düşünmek lazım! 

Deprem ölçeğinden çıkıp, geniş anlamı ile afetler gözü ile bakarsak da; tüm İzmir için ulaşımın ne kadar yetersiz, yolların ne kadar alternatifsiz, açık alanların, dolayısıyla toplanma alanlarının ne kadar yetersiz olduğu da sırayla görülmüş oldu. Yaşanan depremi hepimiz hissetmiş olsak da, hasar özellikle bir alanda toplanmıştı. Buna rağmen,  yollar tamamen kapandı, toplanma alanlarının bazıları binalara çok yakın olduğundan, bazıları spor alanı veya park olarak sık ağaçlık şeklinde düzenlenmiş olduğundan tam kapasite kullanılamadı, aksilik yaşanmayan tek şey dayanışmaydı. Ancak bu yıkımın, şehrin büyük kısmında yaşanması durumunda böyle olamayacağı da açık!  

SORU: KENT MERKEZİNDE NÜFUS VE YAPI YOĞUNLUK SINIRLARI NE OLMALI? İZMİR BU AÇIDAN BAKILDIĞINDA NE DURUMDA?

Kentimiz İzmir, büyük bir şehir olduğu ve farklı bölgelerden oluştuğu için, sabit bir yoğunluk rakamı verilmesi doğru olmaz.  Ama mevcut merkez yoğunluğunun, hem yapı hem nüfus bakımından yüksek olduğunu söyleyebiliriz. Bayraklı’daki yoğunluk, afet sonrası bölgeyi erişilmez hale getirdi mesela. Hep daha fazla imar hakkı talebi, bırakın afete hazır olmayı, İzmir’i yaşanabilir bir yer olmaktan çıkarmış durumda. Herşeye rağmen bir nebze  mutlu oluyorsa İzmirli, ali cenaplığındandır. 

Güvenilir bir kent yaratabilmek için, özellikle, merkezdeki yoğunluğun bir şekilde azaltılması, en azından dönüşüm adı altında yoğunluğun arttırılmasından vazgeçilmesi gerekli. Alt merkezlerin gerekliliği pandemiyle gündeme gelmişti zaten. Bu alternatif üzerinde yeniden düşünmek gerekli. Yoğunluk dağıtılmalı, ancak bu işlem de, her tarafı rant alanına çevirmek, merkeze benzetmek demek değil, tersine daha düşük yoğunluklu, zemin yapısı nispeten daha iyi olan gelişme alanlarında, gereksinimlerin büyük ölçüde kendi içinde karşılanabildiği, orta veya düşük yoğunluklu, açık alanların yeterli olduğu yerleşmeler oluşturulması anlamına gelmelidir. Kalmışsa, kamu veya belediye arazileri de artık satmaktan vazgeçilip, bu amaçla kullanılmalıdır.. 

YEŞİL ALANLARIN NE KADAR DEĞERLİ OLDUĞUNU BİR KEZ DAHA GÖSTERDİ. AYRICA DEPREM ANINDA ULAŞIM DA ÇOK KIYMETLİ. SOKAKLARIN DAR OLUŞU NERELERİ RİSKLİ BÖLGELER YAPIYOR?

Yeşil alanların değerini depremden hemen önce başladığımız ve halen içinde bulunduğumuz pandemi süreci göstermişti aslında. Depremle bir kez daha gördük. Çoğu park alanı olan toplanma alanları da hem nicelik hem nitelik olarak yeniden değerlendirilmeli. Belirlenen alanlar, olası bir afette, büyüklük olarak yeterli mi düşünülmeli. Ayrıca, önceki, soruda bahsettiğim gibi, bazılarının binalara çok yakın oluşu, bazılarının tasarımlarının  alanın kullanımına engel oluşu, afet toplanma alanı gereksinimini karşılayacak altyapı hazırlığının olmayışı gibi nedenlerle nitelik olarak da uygun olup olmadıkları değerlendirilmeli. 

Ulaşım açısından ise, dediğiniz gibi, ulaşımın da değerini anladık. Ulaşım yönüyle riskli yerler, öncelikle, depremden etkilenme olasılığının yüksek olduğu viyadük, köprü, alt/üst geçitlerle sağlanan yollar. İkincisi alternatifsiz yollar. Üçüncüsü dar yollar. Ve dar yollar, sayıca oldukça çok. Bunlar, genellikle, 1984 yılındaki imar affıyla oluşan bölgelerden ve küçük mülkiyet yapısı nedeniyle sokakların genişletilemediği, katları yükseltildiği halde günümüze aynı genişlikte gelen yollar. İzmir’de hemen her ilçede var. Ancak Konak, Karabağlar, Karşıyaka, Bayraklı, Çiğli, Buca gibi eski yerleşmelerde yoğunlaşıyor diyebiliriz.  

Değerlendirilmesi gereken bir diğer konu da, sokakları geniş olmakla birlikte,  yüksek yapılar bölgesi olarak bilinen bölgede yapılar arası mesafenin yetersiz olması, olası bir deprem veya başka bir afet durumunda toplanma alanı olarak kullanılabilecek açıklıkların, açık alanların yetersiz kalacağı. Ayrıca alanın tamamının yapılaşması durumunda, kaldırdığı nüfus nedeni ile, yoğun bir trafik sirkülasyonuna yol açağı ve sonuçta yolların da yetersiz kalacağı. Şimdiden, olağan bir günde bile, bu sıkışıklığı yaşıyoruz kaldı ki. . 

SORU: KENTSEL DÖNÜŞÜM SÜRECİNDE İBŞB İLE İŞBİRLİĞİNİZ VAR MI? YEREL YÖNETİMLER YASA VE MEVZUATTAKİ SIKINTILARI NASIL AŞABİLİR?

İzmir Büyükşehir Belediyesi ile de ilçe belediyeleri ile de bir iletişimimiz söz konusu. Fikirlerimizi paylaşıyoruz. En başta da, ülkenin ekonomisini inşaat sektörüyle kurtaramayacağımız gibi, şehrin sorunlarına da sermaye gruplarının talepleriyle serbest piyasa eliyle  yürütülen ‘dönüşüm’le  çözüm bulamayacağımızı iletiyoruz. Aslında, şehirlerimizde, kasabalarımızda yaşadığımız tuhaf değişimler, ekonomik ve sosyal yapının mekana yansımasından başka birşey değil. Buradan bakınca da, yereli,  merkezden ayırmak  zorlaşıyor. Şehir Plancıları Odası olarak, sermayenin kar hırsı yerine toplumsal yarar odaklı bakan, doğaya rağmen değil, bir parçası olarak çalışan herkesle işbirliğine her zaman hazırız.     

Öte yandan geçmişten bugüne imar mevzuatında değişimlerin ağırlıklı olarak sermayenin talepleri doğrultusunda yapıldığını görüyoruz. Mevzuatta irili ufaklı olumlu değişimler olsa da, uygulamaya tam anlamıyla yansıtılmayan yasal mevzuatın sorunları çözmek adına tek başına yeterli olmadığı gerçeğiyle yüzleşmiş bulunuyoruz. Sonucu değiştiren esas önemli noktanın, idarenin mevzuatı uygulanır kılmak konusundaki niyeti ve bu yöndeki denetimi olduğunu görmemiz gerekiyor. 

SORU: PLANLAMA AÇISINDAN ACİL BÖLGELER VE İŞLER NELERDİR?

Bunu cevaplayabilmek için şehrin yapı envanterinin çıkmış olması lazım, ki yok. Ancak kabaca söylemek gerekirse; denize yakın düz zeminlerde (ovalarda) kurulmuş bölgeler, dolgu alanlarına yakın bölgeler, eski ve çok katlı, bitişik nizam yapıların yoğunlaştığı alanlar, dere yataklarına yakın bölgeler, jeolojik etüdü/zemin etüdü  yapılıp risk taşıyan bölgelere öncelik verilebilir. Şu anda belediyeler, TMMOB ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın ayrı ayrı yürüttüğü hasar tespiti analizlerinden elde edilen veriler ile bu bölgeler çakıştırılabilir ve çakışmanın en fazla olduğu bölgelerden işe başlanabilir. Bir örnek, Alaybey’dir.  Hem sahil, hem düz alanda, hem yapılar eski, hem bitişik nizam apartman, hem zemin etütleri kötü çıkmıştı bir zamanlar. Görünen o ki şimdiye kadarkinin tersine bir sonuç çıkacak bu analiz / sentez sonucu. Ve mevcut durumda kaçak yapılaşmayla oluşan mahallelerin bulunduğu tepeler, dağlar  güvenli bulunacak,  belki talep artınca, hızlı bir dönüşüm süreci yaşanacak bu alanlarda. Tabi deprem kısa sürede unutulmazsa! Bir de hiç beklemeden kamu binalarından öncelikleri saptanarak (mesela hastaneler ve okullardan başlanacak şekilde) başlamak da bir yöntem olabilir.     

Bildiğiniz gibi Türkiye’de deprem açısından büyük felaketlere yol açabilecek fay hatları bulunuyor. Bu nedenle sadece İzmir için değil ülkenin tamamı için yapılması gereken şeyler var. Diri fayların olduğu kentimizde deprem master planı, yapı envanteri, acil toplanma alanları ve geçici barınma alanları konusunda çalışmaların yapılması gerekiyor. Yapılan bu çalışmalar sonrasında plan kararlarına şehircilik ilkeleri, planlama esasları ve kamu yararı doğrultusunda müdahale edilmelidir. Bütün bu süreçlerin serbest piyasanın talepleri doğrultusunda değil toplumcu ve kamucu bir perspektifle bilim insanları ve meslek odalarının denetiminde yapılması büyük bir önem arz ediyor. Aksi takdirde yeni büyük felaketlerin kapımızda olduğunun altını çizmemiz gerekiyor. Öte yandan mekan konusunun deprem gerçeğinin yalnızca bir parçası olduğu göz önüne alındığında; sorun, bütüncül bir yaklaşımla ele alınarak farklı pek çok alanda gerekli önlemlerin yerine getirilmemesi halinde, deprem ile ilgili alınacak mekansal kararların tek başına anlamlı bir sonucu da olmayacaktır.

SORU: REZERV ALANA İLİŞKİN GÖRÜŞÜNÜZ NEDİR?

Sözkonusu ‘yaşam’ olunca daha değerli başka bir şey düşünülemez. Ancak felaketten kaçarken yeni felaket alanları da oluşturmamalıyız. Bu nedenle yıkım gerçekleşen ve ağır hasarlı binaların bulunduğu bölgedeki mevcut binalarda hızla tespitlerin tamamlanması ve alana ilişkin analizlerin ve Jeolojik, Jeolojik- Jeoteknik ve Mikrobölgeleme Etüt Raporlarının hazırlanması, bununla birlikte hak sahipleri ve ihtiyaçlar da dikkate alınarak imar planlarının ve imar planlarının uygulanmasına yönelik programların hazırlanarak, uygulanmaya konması gerekmektedir. Bu çalışmalarla birlikte rezerv alana yönelik ihtiyaçların da bu tespitler ışığında belirlenmesi, ayrıca rezerv alan olarak belirlenen bölgede yürürlükteki mevzuat gereği gerekli analiz ve sentez çalışmalarının yapılması ve özellikle Jeolojik, Jeolojik- Jeoteknik ve Mikrobölgeleme Etüt Raporlarının hazırlanması gerekli görülmektedir. Bu nedenlerle şu soruların yanıtları önemlidir: Rezerv alan için alternatif alanlar belirlendi mi? Belirlendi ise alternatifler içerisinden hangi kriterler esas alınarak bu alan seçildi? Afet bölgesinde yer alan bu bölgenin jeolojik-jeoteknik etütleri yapılmış mı mesela? 5 kat yapılaşacağı söyleniyor, etüt 5 kata mı uygun çıkmış?  Bölgede yaşayan kaç afetzedenin bu bölgeye yerleşmesi öngörülüyor? Kaldı ki İzmir’de konut fazlası var. Dolayısıyla rezerv alanın hangi kriterlerle belirlendiğinin hiçbir tereddüte yer bırakmadan bilimsel dayanaklarıyla kamuoyuyla  paylaşılması gereklidir. 

BelediyeGazetesi 25 Baskıya