17 Ağustos Depremi Yıl Dönümünde Genel Merkez Basın Açıklaması

SORUNLARIN DOĞRU TEŞHİSİ + PLANLAMA = MİNİMUM DEPREM ZARARI 
Hafızalarımızdaki can yakıcılığını halen koruyan 17 Ağustos 1999 tarihinden sonra toplumsal ve siyasal hatalarımızın hızla düzeltileceğini sanmıştık. Her yıl 17 ağustos tarihini de, bu beklentilerle, bir dizi hatırlama, bilinçlenme, ders çıkarma ve eksikleri görerek yeniden işe koyulma umuduyla açıklamalara, etkinliklere konu ettik.

Ancak, üzülerek görüyoruz ki, ülkemizde uygulama ve uygulayıcıların her zaman olduğundan daha hızlı bir biçimde bilim alanından koptuğu, bilimsel ve teknik doğruların siyasi tercihler yanında sürekli gözardı edildiği bir süreç kendini daha vahim biçimde hissettirdiği bu konjonktür, hatalardan gereğince ders almadığımızı ortaya koyuyor.  

Geçtiğimiz 7 yılda afetlere hazırlık anlamında yapılan, yasa, yönetsel ve finansal çalışmaların bazı önemli katkılarından bahsedilebilir. Ancak, bilimsel ve mesleki anlamda Şura’larda, raporlarda, etkinliklerde tespit edilenlerin bir çoğunun hayata geçişinde büyük güçlükler, açmazlar yaşanırken, bir dizi uygulamadan vazgeçilmiyor, ısrarlı ve sistematik yanlışlıkların(!) sürdürülüyor olması, hem hatalardan ders çıkarmadaki hem de bilimsel ve teknik doğruları hayata aktarmadaki  başarısızlığımızı açıkça gözler önüne seriyor.

· Büyük Depremin Yıkıcı Etkisini Arttıran Yanlışlarımız Nelerdi?

Kısmen İstanbul’u kapsayan, Gebze, İzmit, Yalova, Adapazarı, Düzce yerleşmeler bölgesinde yaşadığımız acı deneyim, kentleşme politikalarımızın eksikliklerine ve yanlışlıklarına işaret ediyordu. Bu metropoliten alan, ülke ekonomisi içinde sanayi üretiminin yarısından fazlasını sağlayan, aşırı nüfus baskısı altında, karayolları boyunca sanayi alanları ve bunlarla birlikte kontrolsüzce büyüyen konut alanlarından ibaret bir yerleşme dokusuna sahipti. Bu doku, “imarcılık” dışında belirli bir planlama yöntemimiz ve yer seçimleri konusunda tutarlı kamu politikalarımız bulunmaması nedeniyle, piyasa dengelerinin sürüklediği biçimde, yap-satçı müteahhit eliyle, hızla, plansızca ve pervasızca gelişmişti. Bu bölgedeki yoğunlaşma, bir ülkesel ve “bölgesel planlama” anlayışı ile ülkenin görece daha az gelişmiş bölgelerine yönlendirilmediği için de, süreç içinde çok önemli sorunlar ortaya çıktı. Bu yanlış ve plansız seçim, bir yandan bölgelerarası gelişmişlik düzeyindeki uçurumları hazırladı, bir yandan kendi içinde kontrolsüz ve aşırı yoğunlaşan afet riskine açık, Tekirdağ’dan Bolu’ya kadar uzanan “risk havuzu” niteliğindeki İstanbul odaklı bir gelişme kutbunu yarattı, diğer yandan da “azman bir sanayi kenti” olarak büyüyen İstanbul kentini, çözülmesi güç kentsel sorunlarla baş başa bıraktı.

Bu noktada, geçmiş yıllarda yapılan ancak uygulanmayan, yürürlükteki imar mevzuatında yapılması zorunlu olarak tanımlanan ancak yapılmasından ısrarla kaçınılan, üst düzey bölge planlarına ihtiyacın her zamankinden daha fazla olduğu ortaya çıkıyor. Kalkınma planlarına uygun ulusal mekansal planlar ve bölge planları ile alt bölge veya yerleşme ana planlarının stratejik planlama yaklaşımı ile ele alınması kaçınılmaz bir gereklilik olarak ortada duruyor.

Öte taraftan, ülkemiz, bir “yerleşme ve kentleşme politikası”ndan yoksun rant temelli yer seçimleri, kontrolsüz ikinci konut bölgeleri, büyük sermayeye yapılan tahsisler, göz yumulan, affedilen kaçak yapılar ve estetik değerlerden, kentlilik bilincinden yoksun yapılaşma eğilimleri sayesinde, dünya kültür ve tabiat mirasının önemli parçaları olan eşsiz değerleri tüketme konusunda da, kara listelerin üst sıralarına tırmandı.

Ayrıca, af yasaları ve bilinçli yaratılan rant beklentisi, bugün verilen konuta razı olmayarak canı pahasına afete maruz bölgede oturmakta ısrar eden bir vatandaş profili oluşturdu. Yasadışı yapılaşmanın "af" ile teşvik edilerek, yeni kaçak yapıların ve afete maruz yerleşim alanlarının "kamu eliyle" yaratıldığı anlaşıldı. Ayrıca, hazine arazilerinin işgalcilerine satılması ile kamuya kaynak yaratılamayacağı gibi okul, yol, sağlık, yeşil alan vb sosyal donatıların yapılabilmesi için işgalcilerden satın alınması yoluyla kamuya ek yük getirileceği de, Alibeyköy'de yaşanan sel felaketi ve benzeri örneklerde ortaya çıktı.

· Bir Çok Yasa Hızla Yenilenirken, İmar ve Şehircilik Yasası Yine Başka Bahara Bırakıldı.

Geçmişte olduğu gibi bugün de bunca yaşanan acı ve deneyimden sonra afetlere hala, günlük, küçük, parçacı düzenlemeler noktasından ve bunları yalnızca bazı yasal ve kurumsal müdahaleler boyutuna indirgeyen bir gözlükle bakılmakta olduğunu söyleyebiliriz. Kent mekanına rant elde etmenin bir aracı olarak yaklaşılması, piyasanın kısa vadeli özel çıkarlarına hizmet edecek bir kentleşme modeli uygulanması, kamu arazilerinin ve genel hizmet alanlarının elden çıkarılması, afet açısından riskli yerleşmelerin oluşmasını destekliyor. Doğal ve kültürel miras önemli ölçüde kaybediliyor, değerli tarım alanları, orman, su havzaları, sel yatakları, dolgu ve kıyı alanları, jeolojik sakıncalı alanlar yapılaşma baskısı altında kalıyor, eşsizlikleri ile literatürlere giren doğa harikası koylar, niteliksiz, fütursuz, yoğun yapılaşmalarıyla da uluslararası yayın ve raporlara konu oluyor. Toplumun yararına hizmet eden, bölgesel gelişmelerin dengeli gerçekleşmesini sağlayan, yaşam kalitesini arttıran, korunması gerekli alanları bu yönden güvence altına alan kararlar getiren, afet zararlarını azaltan, uzun vadeli kalıcı çözümler barındıran fiziksel planlamaya gerekli önem verilmiyor, planlama açıkça reddediliyor ya da kirli rant emellerine alet edilmeye çalışılıyor. Sağlıksız, niteliksiz ve güvenliksiz yapılara yönelik imar aflarından vazgeçilmiyor, ıslah imar planları ile oluşan çevrelerin, ranta yönelik, niteliksiz yoğun yapılaşmaya yol açılmaya devam ediliyor.

Ülkenin yapı stoğu ve bu yapıların yapılabilme koşullarını belirleyen İmar Mevzuatının durumu, Konya Zümrüt apartmanı örneğinde açıkça okundu. Yapılaşmayı belirleyen ölçütler, planlamadan, yapı denetimine, afet yönetiminden, kurumsal, finansal boyutlara ilişkin bütünlüklü ve toplumsal içerikli açılımlardan yoksunken, sağlıklı ve güvenli çevrelerde yaşadığımızı söyleyebilmek olanaklı görünmemekte. Bu kapsamda, kent ve kamu yönetimine ilişkin süreçlerin de, bu tür açılım ve uygulamalara olanak verecek biçimde, denetim, katılım mekanizmalarını tanımlayabilecek derinlik ve içerikte kurgulanması vazgeçilmez bir önem taşımakta. Kentlerimizde kümelenen afet risk ve sorunlarının çözümünde temel gereklilikler olarak ortaya çıkan bu tür yenilik ve araçlara atıfta bulunmayan ve açmazları her fırsatta vurgulanan mevcut kent yönetimi ve plansızlık süreci üzerinden kentleri ve özellikle afete yönelik sorunların en vahim boyutlarıyla yaşandığı büyükkentleri biçimlendirecek parçacı düzenlemeler olarak yasalaşan veya yürürlüğe giren Büyükşehir, Belediye, İl Özel İdaresi ve Kamu Yönetimi Yasaları ile, ne yerel yönetim ne de imar mevzuatı reformu oluşturulamıyor. Jet hızıyla geçen yasalar, yeni sorun alanları yaratırken, yukarıda vurgulanan gereklilikleri özümseyerek çözümlemeyebilecek ve bütünlüklü çözümlere açılım sağlayacak "İmar ve Şehirleşme Yasa Tasarısı" ise tozlu raflara terk ediliyor.

· Depremi Sadece Sağlam Zemin Penceresinden Bakarak Tartıştık, Oysa Planlama Hep Vardı Ancak Hiç Bu Kadar Görmezden Gelinmemişti…

Odamız yıllardır ülke mekanını biçimlendiren bu sorun ve yanlışlıkları ortaya koyarken, hep bu yaklaşımın altında yatan bakış açısını deşifre etmeye çalıştı. Kent topraklarına rant gözüyle bakan ve dolar yeşili algılayan bir yaklaşımın, kamu yararının gerektirdiği, bilimin ortaya koydu bazı radikal önlemleri hayata geçirmekte başarılı olmasının olanaklı olmadığının altını çizdi. Sorunun çözümü için öncelikle doğru teşhis gerektiğini vurguladı. Bu teşhisin odağına da; afetleri ve özellikle depremi sadece yapı bazında güçlendirme ve zemin özellikleri açısından uygun yerleri seçme olarak algılamanın yetersizlikleri ile, sadece yasal düzenlemeler gerçekleştirip bunun hayata geçişindeki sorunları izlememenin yarattığı eksiklikleri koydu.

Afetlerin, yalnızca yer seçimi ve sağlıklı yapı yapma boyutlarına indirgenemeyecek kadar çok boyutlu ve kapsamlı olduğu görmezden gelinerek, kentlerimize yönelik risk ve açmazların çözüme kavuşturulması olanaklı değil. Bu anlamda afet riski yüksek alanlarda yürütülecek çalışmaların da, bazı yenilik ve gereklilikler üzerine biçimlendirilmesi gerekli. Kente yönelik bütüncül bir risk analizi-mikrobölgeleme ve tüm bunların üzerinden hazırlanması gereken “Sakınım Planları” sonucunda elde edilecek “Stratejik Planlar” ile yapılaşma süreçlerinin kurgulanması, bu gerekliliklerin temel ifadesi olarak ortaya koyulabilir. Böylesi bir yaklaşım yerine, yalnızca zemin özellikleri açısından uygun yer seçimleri yapılması ya da dayanım gücü yüksek yapılar inşa edilmesinin tek başına deprem-afet sorununu çözümleyemeyeceği görülmelidir.

Ülkemizdeki planlama ve yapılaşma süreçlerinde köklü ve yaşamsal bir yenilik tanımlayacak böylesi bir yaklaşımda; yerbilimsel veriler, geçmiş hasar bilgileri ve kentsel risk analizleri sakınım planının girdilerini, sektörel kararlar, stratejik planlar, eylem planları ve özel önlemler gerektiren bölgelemeler ise sakınım planının çıktılarını oluşturmalı. Böylece, kent parçalarının “tasfiye-yenileme-sağlıklılaştırma ve dönüşüm”üne yönelik kararlar da, kent bütünü içerisinde “bölgelenerek” verilebilecek ve sadece sorunlu-riskli kentsel yerleşik alanlara ilişkin değil, yeni yapılaşacak alanlar için de çözüm açılımları geliştirilebilecektir.

Afet zararlarını azaltan ve kentsel riskleri denetim altına alan çözümlerin oluşturulabilmesi; yeni bir planlama sistematiği ve yaklaşımını tarif eden “yasal düzenlemeleri”, bu düzenlemeleri çok başlı bir yapıdan uzak, şeffaflık ve hesap verebilme sorumluluğu içerisinde, eşgüdüm-denetim-katılım mekanizmalarıyla uygulayabilecek bir “kurumsallaşmayı” ve tüm bu karar ve uygulamaları hayata geçirebilecek “finansal dayanakları” kaçınılmaz kılmakta. Finansal kaynaklar öncelikle, etkin şekilde afet zararlarını azaltma hedefine yönelik plan, proje, program hazırlığı ve uygulamalarına aktarılmalı. “Kamulaştırma”, “Takas”, “İmar Haklarının Aktarımı”, “Toplulaştırma, Arsa-Arazi Düzenlemesi” vb uygulama araçlarının kullanılması yönünde yasal düzenlemeler de gecikmeksizin yapılmalı.

· Deprem Sonrası Yapılan Değerli Analiz ve Raporlar da Makro ve Mikro Ölçekli Planlama Çalışmalarıyla Hayata Geçemedi

Deprem-afet beklentileri ile en çok gündeme gelen büyükkentlerimizin başında gelen İstanbul için Doğu Marmara depreminin ardından bir çok önemli araştırma gerçekleştirildi. Japon Uluslararası İşbirliği Ajansı Raporundan, Ulusal Deprem Konseyi Raporuna, İzmir İktisat Kongresi Afet Yönetimi Çalışma Grubu Raporundan, İstanbul Deprem Master Planına kadar bir çok önemli ve değerli çalışmalar yapılmasına karşın, risk analizi, sakınım planı olarak nitelenebilecek bu çalışmalar, bir üst ölçek strateji planı kapsamında İstanbul kent bütünü için oluşturulması gereken plan-uygulama kararlarının geliştirilmesine yönlendirilemedi, plan kararları üzerinden kentte geliştirilecek tahliye, iyileştirme ve "Kentsel Dönüşüm Projeleri-Eylem Alanları"na yönelik bütüncül, sistematik ve kararlı bir uygulamaya geçilemedi. Diğer yandan yapılmış olumlu ve değerli çalışmalar yanı sıra, yapılamamış bir çok düzenleme olduğu gerçeği ise adeta kamuoyundan gizleniyor.

Kısacası depremden bu yana geçen 7 yılda yapılabilen bazı değerli çalışmalara, katkılara rağmen sürdürülen ve kent topraklarına dolar yeşili bakan bir anlayışın yansıması olarak yorumlanabilecek ısrarlı yanlışlar olduğu ortada. Sorunu doğru teşhis edemediğimiz ya da bazı sorunları görmezden geldiğimiz durumlar yanında, bu “rant odaklı anlayış”a feda ettiğimiz, hayata geçemeyen  gerçek çözüm önerileri de ortada duruyor. Depremi-afetleri böylesi bir “planlama” sorunu olarak ele alamadığımız ve teşhisleri doğru koyamadığımız sürece, bu çözüm önerilerinin hayata geçmesi de olanaklı görünmüyor.

Oysa, yukarıda vurgulanan açılım, yenilik ve değişimler yapılmaksızın gerçekleştirilecek düzenleme ve çözüm arayışlarının, parçacı bir yapı içerisinde kalıcı çözümler üretmek bir yana yeni sorun ve açmazlar tanımladığı artık anlaşılmalı, felaketler sonrası hasar ve kayıpları en aza indirgeyecek afet öncesi çalışmaların yaşamsal bir önemi olduğu ve bu yaşamsal önlemlerin alınması anlamında gecikilen her günün telafisinin olanaksızlığı görülmeli ve tüm bu süreçleri biçimlendirecek temel açılımın sosyal, ekonomik, kültürel, yasal ve kurumsal boyutları bir arada çözümleyebilecek bir "planlama" yaklaşımından geçtiği bilinmelidir.

Bundan sonraki 17 Ağustoslar, afetlerin öncesi, sırası ve sonrasında yaptığımız yanlışlar ve afete yol açtığı açıkça ortada olduğu halde vazgeçmediğimiz rant odaklı politikaların zararlarının görülmesi ve bu hataların telafi edilmesi halinde anlam kazanabilecek.

Depremi öncesi, sırası ve sonrasında yapılacaklar ile bir planlama sorunu olarak algılamadığımız, kentlerimizi ve insanımızı ısrarla sürdürdüğümüz rant odaklı politikalara feda ettiğimiz, kafalarımızı kumdan çıkarmadığımız sürece, afetlerin yıkıcı etkisi her seferinde yüreğimizi kavurmaya devam edecek.

Bilime, uzmanlığa, mesleğimize, ülkemize ve ulusumuza olan görev ve saygımız gereği, ısrarla tekrarlanan yanlışlardan vazgeçilmesi, ders alınması umuduyla kamuoyuna duyururuz.

Saygılarımızla… 

TMMOB Şehir Plancıları OdasıYönetim Kurulu